6 Temmuz 2012 Cuma

Kaotik Salyangoz/1


Tekin, biraz daha uyuma isteğini geldiği yere göndererek ağır hareketler ile yatağından doğrulup otuz yıldır taşıdığı bedenini banyoya götürdü. Çalıştığı yerden ayrılana kadar her sabah tıraş olmak için karşısına geçtiği aynaya bakmadan yüzünü yıkadı. Su ile bitirdiği dününden, bugüne yine su ile geçiyordu. Sevmiyordu yüzünü kurulamayı. Damlaların kendi yolunu bulmak için sakallarında yaptığı yolculuğu hissetmek, içinde kalan tutkulu canlıya ait son kırıntılardı. Banyonun ışığını kapatıp sokak kapısına yöneldi.

Kapıyı açtığında, gözü karşı komşusunun paspasına ilişti. Geçen kış genç bir çift taşınmıştı Tekinin karşı dairesine. İsimlerini kapı zilinden öğrenmişti “Özlem ve Murat”. Eve giriş çıkışlarda nadir de olsa karşılaşıyorlardı. Özlemin safdil bir hareketinden Murat’ın sürekli şehir dışına gitme zorunluluğu olan bir meslekte çalıştığını tahmin etmişti. Murat ne zaman göreve gitse, Özlem kendini daha güvende hissetmek için kocasının ayakkabılarından birini paspasa bırakıyor, kocası dönünce de içeri alıyordu.  Murat ne zaman göreve gitse böyle oluyordu ve o ayakkabılar bir haftadır paspasın üzerindeydi. Tekin “Yalnız kalmaktan korkuyor kadın, yalnız bırakılmaktan ödü kopuyor” diye aklından geçirirken, “diğer tüm kadınlar gibi” cümlesi çıkıverdi ağzından.  Söylediğini kendinden başka kimsenin duymamasına rağmen irkildi, anlamsızca sağa sola bakıp kapı koluna asılmış; içinde ekmek, süt ve sigara olan torbayı alıp kapıyı kapattı. Tekin’in hayatında, isteği dahilinde rutin olan tek şey o torbanın her gün kapısının koluna asılmasıydı ve poşettekilere bakıldığında bir kediden tek farkı sigara içmesiydi.  

Poşetten çıkardığı ekmekten bir parça koparıp içine biraz peynir tıkıştırdı. Elindeki ekmeği ısırdıktan sonra artık kanıksadığı, bir deri gibi üzerine yapışan, ezbere bildiği vaziyetinin o günkü devam filmini çekmek için oturma odasına yürüdü. Saman sarısı bir mevsim bunaltısına uygun olsun diye kahverengi kanepeye oturdu.

Kapı eşiklerine, duvarlara, pencere pervazlarına, perdelere bile sinmişti defaatle süren monologları. Zaten hemen hemen kimse kalmamıştı çevresinde. Kimi taşınmış, kimi uzaklaşmış, içlerinden daha şanslı olanlar ise ölmüştü. Tekin’in yaşadığı sessizlik neredeyse İsa’dan önce başlamış ve araya giren hiçbir milat, hiçbir devrim o sessizliği kesememişti. Sessizliği yok edemese bile bölmeyi deneyen sesler elbette oluyordu. Sokakta top oynayan çocukların bağrışmaları, alt sokaktaki hastaneye hasta taşıyan ambulansın sireni, kapının önünden geçen seyyar satıcıların çığırtkanlıkları, hava karardığında ciğerlerinden yükselen hırıltılı öksürükler, karşı apartmanların balkonlarından arsızca evine giren bira kokulu kahkahalar ve yakın zaman önce penceresine yuva yapan kumru ailesinin sesi… Bazen sırayla bazen de aynı anda mevcut sessizliği bastırmaya çalışıyordu. Hepsi, hepsi o kadardı…

Önceleri istememişti kumruları, “Mutsuzluğa açılan bir pencereye yuva kurulmamalı” diye inşa halindeyken yuvalarını bozmayı düşünmüştü. Ayrıca; ya alışırlarsa ya  içeri girip yalnızlığının tahtı olan kanepeye sıçarlarsa çekincesi de vardı. Ancak  kovalamaya bile gerek duymadı, zaten onlar da herhangi bir mevsimin başında ya da sonunda çekip gider diye düşündü. Hayatından giden diğer tüm "mevsimlik canlılar" aklına geldi. Gülümsedi… Gülümsemesi beklediğinden de uzun sürdü. Çünkü, bir gün anahtarı kilidin içinde çevirip kapıyı açmasıyla kumruların kendisini beklediği fikri, içinde bastırılamayan bir “hoş geldin” beklentisi ile aklının en gereksiz olaylarını bile canlandıran kısmında baş köşeye oturmuştu.

Evin arka bahçesinde onca ağaç, çimen, bitkimsi olmasına rağmen Tekin’in bahçeye dair saygı duyduğu tek şey,  o bahçenin pencere önünde içilen sigaralardan arda kalan izmaritlerin mezarlığı olmasıydı. Baş ve orta parmakların sıkıştırmasıyla öldürülen onca sigara eskisi, bahçe ne kadar sulanırsa sulansın bir zarar silsilesi olarak toprağa karıştığı için, yerine hiçbir şey çıkartmıyor, kül tablasının içinde kalan akrabalarına el sallayamadan idam edilmiş suçüstüler gibi şekilsiz yatıyordu.

Aslına bakılırsa Tekin de evinin içinde herkesten gizli botanik bir hayat kurmuştu. Saksısı olmayan çiçekler gibi gözlerini duvar diplerine dikiyordu. Evin her odasının her köşesinde soluksuz, sessiz, dönüşen ve düşünen bakışları vardı. Bazen bahar yağışları ile bazen de kendi bünyesinden tahliye olan yaşlar ile büyüyordu dikilenler. Gün geçtikçe boy attı, hepsi dal verdi, tomurcuklar yayıldı etrafa, sarıl sarmaşık düşünceler duvarlara yayıldı. Şaşılası derecede özensiz bir büyümeydi bu. Topraksız, hatta çoğu zaman güneşsiz. Dört mevsimin cansızıydı o bakışlar. Susadı…

Kahve yapmak için kalkıp mutfağa yürüdü. Isıtıcıya su doldurup düğmesine bastı. Tekin ömründe yaptığı en iyi şeyi yaparken, yani beklerken mutfak tezgahına dayanıp düşündü. "Pazar ne kadar da insan seçen bir gün" diye geçirdi içinden. Pazar günü ve getirdikleri, hayatın uçurumunu temsil ediyordu. Takvimlerde herkes için aynı harflerle yazan gün, herkesçe aynı şekilde yaşanmıyordu ve kocaman bir tual olan hayatta renk cümbüşünü en çok pazar günü temsil ediyordu. Pazar sabahı; “hijyenik mesleklerde çalışıp, daha hijyenik emekliliklerini bekleyenler için haftanın yorgunluğunun atıldığı, uykuya eşdeğer bir sığınma noktası, cumartesi gecesi kasıklarına ağrılar girene kadar sevişmekten yorgun düşenlerin sabah birbirlerini gördüklerinde üç beş saat önce yaşadıklarını hatırlatan sevimsiz bir ayna, önceki gece gırtlağına kadar doldurduğu alkolü rezil bir bar tuvaletine ya da sokak lambasının direğinin dibine çıkarıp uyumuşlar için tarif edilemez bir baş ağrısı deneyimi, özenle hazırlanmış bir kahvaltı masası başında oturan geniş aile bireylerinin birbirlerini sanki o hafta hiç görmemiş gibi yaptıkları suni sohbetlerin gereksiz mizansenleri, uyandığında sayılan diğer hayatları düşünen; ancak sadece düşünmekle kalan, düşününce değil çalışınca karnı doyan pazar çalışanları için de küfürle uyanılan haftanın günlerinin yedincisi” demekti. Hepsi ve daha niceleri saklıydı pazarın içinde. 

“Peki ya benim için? Benim için ne ifade ediyor bugün” diye düşünürken. Su ısıtıcısından gelen “tak” sesi ile irkildi Tekin. Kaynayan su, kaynamaya başlayan düşüncelerini yaktı, eritti. Az önce düşündüklerini unutup kahve kavanozu ile fincanını çıkardı dolaptan. Ölçülü şeyleri sevmediği ve ölçüsüz yaşanması gerektiğine inandığı  için kahveyi kaşık kullanmadan boşalttı fincana göz kararı. Kahvenin içine koyulan, şeker ve süt de, sigara ağızlıkları gibi Tekin için doğallığı bozan gereksizler listesindeydi.

Kahve fincanı elinde, onu mutfağa götüren adımların peşi sıra döndü odaya. Döndüğünde, bu kez, dünyada yalnızlığı en iyi temsil eden şey olarak nitelendirdiği tekli koltuğa oturdu. Elindeki fincanı koltuğun solunda duran sehpaya koydu ve sehpada duran paketten bir sigara çıkardı. Sevmiyordu çakmakla sigara yakmayı, üzerinde “vasati kırk çöp” yazan ancak içinde üç beş çöp kalan kibriti ateşledi. Sayıyordu Tekin, hiçbir şeyi saymayı sevmese de kibrit çöplerini sayıyordu. Bir keresinde tam kırk yedi tane çıkmıştı kutudan, şaşırmıştı...

Devam edecek...



1 yorum:

K.C.S. dedi ki...

Özlem'in şu yalnız kalmaktan korkma hali, kocası olmasada belki içten içe yokluğunu çeksede dışarıya varmış gibi göstermeye çalışması neler anlattı, neler dinletti bana ve tekin... İsmini oldukça sevmiş haldeyim ve keskinliğinin hikayeyi biçeceğine şüphem yok. Devamını merakla bekliyorum.