29 Aralık 2011 Perşembe

Deplasmanda Plasebo



Allahım kaderimde anarşi ve protesto
Antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
Ne çok yer kaplıyor mesela Al Paçino
Yardımın gerekiyor Kadıköydeyim stop.

Allahım kaderim bu sentimental ambargo
Alternatif referans potansiyel salvo yok
Sadece klostrofobi, hicran türbülans ve şok
Cariyeler çekilmiş yer altına cumburlop

Allahım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
Kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
"Deplasmandır bu dünya" diyor albino şeyhim
Plasebo yutturuyor bana depresif doktor

Allahım kaderimden şikayetçi değilim
Aksine bahtiyarım, evrende bana da rol
Verdiğin için şahsen, Allahım bizler senin
Falsolu kullarınız, n'olur bizden razı ol.

Murat Menteş

28 Aralık 2011 Çarşamba

23


Sözü iki dudak arasına hapsedene,
cevabı belli olana sorulmaz ama..

Madde mi ağır,
mana mı?
(Ağır Roman-1996)

26 Aralık 2011 Pazartesi

22


"Özlemek acıyla arka arkayadır; lokomotifle katar gibi.
Ama hangisi ötekini çeker, işte bu belirsizdir"

yüz 1981-Mehmet Eroğlu
sf:407

25 Aralık 2011 Pazar

21




Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir siyah saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin
İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir


Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada


Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.


Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi


Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, Nerdesin diye?
Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım.

Ümit Yaşar Oğuzcan

20

Çift kişilik yalnızlığıma karıştığın gün

içim yeşerdi..

Meğer

Sevgisiz sesim soluğum çıkmıyormuş

Ağlamak da yetmiyor

Hoyratça gündüzlere doğup

Ben her gece

Sana ölüyorum!

23 Aralık 2011 Cuma

19/Siyah Makamı




"Her birimizin hayatına başka bir hakikat hükmeder.
Hayat dediğimiz yumak, önemli önemsiz pek çok hakikatten ve hakikat mi değil mi bilemediğimiz sayısız ayrıntıdan örülü, doğru. Bu yüzden onu bütün enginliğiyle kabullenmek gerekiyor. Hayatı meydana getiren hiçbir uzvu, hareketi, yaşantıyı değersiz görmemek lazım. Eskiden beri böyle düşünürüm. Ama, hayat denen o karmaşanın genellikle bir tek hakikatin hükümranlığında bulunduğunu da öğrendim.
Yalnız, hepimizin hayatında bu belirleyici makam vardır da, onu işgal edenler başka başkadır. Herkesin hayatının bir başka hükümdarı vardır. Herkesin, ufak büyük bütün yaşantılarına, hislerine, tutku ve nefretlerine, hasretlerine, gayretlerine, bütünüyle bugününe yön veren o asli hakikat farklıdır. Herkesin hayatı, başka bir asli hakikatin üzerine kurulduğu için farklıdır. Bazılarının hayatları da benzer hakikatlerin üzerine kurulduklarından pek benzeşirler. Bazıları kendi büyük hakikatlerinin bilincindedir. Bazılarının hayatı onu arayarak geçer..."



"Tarihin sona erdiği günü zihnimde kimbilir kaç defa yeniden yaşadım. Süresini hiç kısaltmadan, hiç toparlamadan. Görenler, düşünüyorum sanmışlardır. Oysa ben yaşıyordum. İnsan dönüp dönüp aynı günü yeniden yaşayamaz mı? Tarih içerisinde mümkün olmuyor. Fakat biz galiba sırf tarih içinde yaşamıyoruz. Her neyse, benim savrulduğum yoksunluk aleminde bu mümkün oluyordu. Dönüp dönüp o günü yeniden yaşıyordum. O sıradaki hislerim, heyecanlarım, sorularımla. Sonunda nereye varacağını bilmeden.
Hep aynı sona varıyordu."


"Aşk insanın dışındadır. Gelir, onun içine girer. Şu ya da bu insanı kucaklar kaldırır. Bir tek aşk vardır. Kocaman ve her yerde. Hastalıklar gibi. Herkesin veremi farklı değildir. Ufak tefek bünye farklarına kanmamak lazım. Bir tane verem var. Gökyüzü dünyanın başka yerlerinde başka türlü mavidir ama bir tanedir. Aşk gökyüzünden gelir. Işıkla. Kuvvet ister. Kuvvetin yoksa, çılgın bir ata binmiş çelimsiz, hasta bir insanın haline düşersin. Sarsıntıdan serseme dönmüş, perişan olmuş, bakar ama görmez..."


22 Aralık 2011 Perşembe

18




Ejderhalar çıkarıyorum
duvar kovuklarından
alevler çıkarıyorum
yağmur karaltılarında
hazin
yürüyorum

uzattım ellerimi
çok uzaklara gitmiş
yıldızları düşürmüş gelirken
yıldızsız kalınca gece
uyunur!
tavanı yok, siyah gök
sırtüstü yere yattım
tavansız göğe düşüyorum

Asaf Halet Çelebi

21 Aralık 2011 Çarşamba

17

21 Aralık, yılın en uzun gecesi..


" Şeb'i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir?
Müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat"

Yılın en uzun gecesini ne takvim hazırlayanlar ne müneccimler bilir,
gam çekmeye müptela olana sor ki geceler kaç saat?

Boz, bulantılı bir kış gününün ertesi güne kaş göz eden an dilimleri... Aslında hangi ayın, hangi günündeyim ya da saat kaç diye aklımı kemiren soru işaretlerinden kurtulalı çok oldu... Hasbelkader nefes alışlar ile bünyeyi zorlamayacak kısa cümleler kurarken ne takvime gerek kalıyor ne de bir aksesuar olarak duran saate..
Isırılıp bir köşeye bırakılan elmanın sararması hatta çürümesi kadar doğal ne olabilir ki? Her şey kendi doğasına uygun! yitik, eksik ve mağrur! bir cümle içine hapsedilemeyecek ve bu yüzyıla sığmayacak acının tarifi imkansız tasviri...

20 Aralık 2011 Salı

16


O kadar yüksek mesafeden,
İnilmez,
düşülür!
Düştüm
Düş'tü..


19 Aralık 2011 Pazartesi

15/Leke


...Gidemezdi. Aklına, kalbine, bedenine bu kadar yabancılaşmışken, bir başka kente gidemezdi. Cinayet mahalinden uzaklaşamayan bir katil gibi, kanatıldığı kentten kaçamıyordu. Oysa vurulup da ölemeyen kendisiydi. Güneye gitse ne olacaktı? Bedenini dalgaların kucağına atsa, derinlere atsa... uzakları, başka hayalleri kulaçlayabilir miydi? Kollarından, bacaklarından önce kalbine kramp girerdi , biliyordu. Barlarda yalnız oturmanın , pansiyon odasında çığlık çığlığa uyanıp yapayalnız olduğunu bir kez daha görmenin iyileştirici yanı ne olabilirdi ki? Acının da hakkı verilmeliydi!

...Bu küçük, bu kapalı, bu iki pervane ile serinletilmeye çalışılan mekana, hemen hemen her akşam uğruyor, kimi zaman kapanana kadar içiyordu. Birileriyle konuşmak, başka hayatlara karışmak geçici bir süre de olsa rahatlamasını sağlıyordu. Kendinden söz etmiyor, edemiyordu. Bir başkasının sorunlarına kulak verirken içinde kopan fırtınaların yelkenlerini yırtarcasına indiriyor, azgın sularda çırpınırken masada konuşulanları dinliyor, zaman zaman bir iki cümleyle sohbete katıldığı da oluyordu. Biliyordu yalnızlık paylaşıldıkça çoğalırdı. Bu yüzden de içinde aralıksız kopan fırtınaları kimselere üfleyemiyordu.

... Sağduyulu olmaya çalışmanın yaşadığı acının büyüklüğü karşısında zavallı bir çaba olduğunu anlaması uzun sürmüyor, "bana sığmayan acı bir başkasına nasıl sığsın ki?" diyordu. Kar gibi acı da yolları tutmuştu. Kabul etmeliydi artık, paylaşılmazdı acı da, yalnızlık da! Madem ki tek başınaydı, bir başkasına bulaştırarak kurtulmaya kalkmanın ne alemi vardı? Anka kendi küllerinden doğduğu için Anka değil miydi?

15 Aralık 2011 Perşembe

13




Siyaha boyalı gökyüzü

ne ay, isterim ne yıldız, ne de suni ışık..

varsın bu gece de işler karanlıkta görülsün

ya da

hiç görülmesin ne çıkar?

Sular çekilsin usulca

yakamoz dinlensin tenhada

duyulmamış sesler ortaya çıksın

körebe düşlerin zarfı açılsın

saatler kurulmasın sabaha

kaygılar teker teker kaybolsun

mürekkebin rengi değişsin

altı çizili cümleler kısık sesle okunsun

alaca sabah yitsin!


Kıyametim,

kocaman bir zahmetim

Gecenin ömrü uzasın....

14 Aralık 2011 Çarşamba

12



Sesler sözlere, sözler gözlere, gece gündüze inatla yakın!
Açıp okumak, susup anlamak istediğim o kitaba elimi süremiyorum, kitabın mavi ayracını, altı çizili sayfalar yerine mütemadiyen kendime saplıyorum...

"hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim, ikinci defa oynayamam"

13 Aralık 2011 Salı

11


Her bir an, eskisini kovalıyor, arkadan kovalayan öndekine hiç yetişemiyor!

Mide bulandıran, çarpık kişisel çözümleme örnekleri günlerin içine sıkışmış üstünkörü bir temizlik ile yerinden çıkmıyor..

Işıkları kapalı, çok odalı bir evde gezinti gibi, her odası sürprize açık.. Işıkları açtıkça duvar diplerine iyice siniyorum! Ne aradığını bilmeden ya da aramaya başladığında çok iyi bilip sonradan aramanın telaşında kaybolmuş bir unutkanlık belki de kim bilir? Odalara feryat figan, tekme tokat dalıyor, güneş girmeyen zihnin, ömrün ışıklarını bir hışımla açıyor, gizlide köşede ne kaldıysa zulada hepsini didik didik ediyorum..

Bazı odaların kapısı o kadar eski ve sıkı kapatılmış ki kırmaya omzum, hatırlamaya fikrim yetmiyor! Soru işareti maymuncuk olmuş, tenhada kalmış her bulduğum yere dürtüyorum... Gelen tıkırtılara dikkat kesildiğimde, birisi olmalı diye düşünüp pişman olduğum tüm yönelmelerimde, geride zarar ziyan, izmarit, yaştopları, küfür ve her satırı çoktan dolmuş bir sayfa bırakıyorum.. Ayak izleri her yerde tanınıyor, bazıları orada kalıplaşmış, bazıları ise çok naif dokunuşlar ile hemencecik uzaklaşmış.. Hassiktir ya bu düşünceler aklıma nereden de bulaşmış? Hayatımın pozunu verir donakalmalarım, hayra alamet olmayan iç çekişler ve hortumu delik gözler... Avuçlarımın arasında kesici, delici, yakıcı, yırtıcı, onlarca soru işareti, hediye paketli ve ileri tarihli cümle.... Memeden kesilmiş bebe bile akıtmaz yaşlarını böyle İçim içimi kemirirken...!



12 Aralık 2011 Pazartesi

10/Günaydın



Fiziksel yalnızlık anılara gömer seni!


Çıkmaya çalıştıkça daha bir büyür boğazındaki ağrı, zorlaşır yutkunmak…


Onu gördüğün rüyandan kolayca uyanırsın..!


Gecenin dördünde hayat sana gülümsemez!!!


Kalkar volta kıvamında yürüyüşe koyulursun dört duvardan oluşan o karanlık odada;


Derken az önce gördüğün rüyayı düşünür yorumlamaya çalışırsın..


Elin telefona gidecek olur o anda, korkarsın ya gerçekse, rüya değilse diye titrersin..


Anlamsız bir gözyaşı fırtınası başlar, söndürdüğün sigaralar eşliğinde…


Başın yorgun düşmüştür, ellerinin arasında kalıp sıkıştırılmaktan,


Kıpkırmızı olmuştur yanakların fakat bu ilk öpücük nedeniyle oluşan sadelikten uzak,


Kanın devinimsizliğinden oluşan tıbbi bir problemdir…


Sonra kocaman bir düşünce kaplar fikrini,


Başlarsın bir yandan, bok var bu şarkı nerden geldi aklıma dersin,


Defalarca aynı şeyleri düşünür ve altını o reklamlarda gördüğün renkli kalemle çizersin tüm zina düşüncelerin!


Birden gözlerin istem dışı olarak tavanda oluşan gölgeleri izlemeye başlar


Hepsini bir şekle sokmaya çalışırsın, sen binbir şekil olmuşken


Hangi tarafa çevirirsen çevir kafanı, içinde biriken o şeye bir anlam veremezsin


Acabalar ile komşuların tek tük yanmaya başlayan ışıklarını saymaya çalışırsın sokak lambası referansında


Nerden geldiyse aklına, anıların gelir bodoslamadan! her biri türlü şeyler içeren


Sabah olacağı hiç aklına gelmez, sanki zifiri siyaha alışmıştır gözlerin


İlk öten horoza ağza alınmayacak küfürleri sıralarsın


Bu kadar şeyi saydıktan sonra tamam işte unuttum tüm bu yaşananları dersin


Fakat düşlediğin gözünün önünde belireceğinden gözlerini kapatmaya da korkarsın


Paketteki son sigarayı da ateşlersin sessizce yaptığın kahve eşliğinde


Dünyevi mücadelesine senden daha erken koyulanları görür hislenirsin


Kimileri tezgaha, kimileri ofise..


Emeğe duyduğun saygı, arsız bir simitçinin narasıyla kesilir


Kan ilk defa gözlerinin önünde bu kadar birleşiktir, zira içindedir


Tabirine bakmaya korkarsın düş yerinin


Tezgah açtığın hayali sorgulamaya başlarsın sonuç değişecekmiş gibi


Ufak tıkırtılar eşliğinde kimse girmese de odaya, hareketlenmeye başlamıştır ortalık


Saat bağırmadan sen kaldırırsın ona verdiğin talimatı


Misyonunun tamamlamanın verdiği huşu ile o yerine dönmüştür


Sen ise o koca dakikalarda başladığın yere bir gider bir dönersin


Pencereden içeri arsızca sızmıştır güneş


Siyah yerini kızıla, kızıl ise daha açık renklere kendini peşkeş çekiyordur!


ve bok var akrep yelkovanı fazlasıyla kovalamıştır..


Acı bir kepenk sesi ilişir kulağa, sonra çalışmaya başlayan anahtarlar


Buğulu gözler mücadele alanına doğru ilerlemeye başlamış


Senin mücadelen gecede kalmıştır… Sabah sen istemesende olmuştur!


Haybeye dememişler gün gerçekten çok aydın….


Bu kadar kolay, bu kadar yalan!


11 Aralık 2011 Pazar

9/Aşkın Z'si



"...Kalbimi mutfak tezgahının üzerine koydum. Dolapta alkollü bir şeyler aradım. Kalbim tezgahın üzerinde bir kez ürperdi. "değmez" dedi kalbim, "bırak her acıdığında kendini uyuşturmayı artık.." kalbime baktım. Haklıydı "haklısın" dedim, "üşümüşsündür gel..." aldım yerine koydum kalbimi.
Kızın yanına geçtim yeniden. Kız bir sigara yakmış, sigarayı parmaklarını arasında dolaştırıp duruyordu. Dolunay hala beni kesiyordu. Asabım bozuluyordu. Dilimde yakası açılmadık küfürler dolaşıyordu. "kes sesini" dedim sessizliğe. Sessizlik bön bön baktı yüzüme. Yüzüm sessizliğe kaşlarını çattı.
Kız ayağa kalktı
"nereye" dedim.
"geliyorum" dedi.
Ben de bir sigara yaktım. Öyle bir çektim ki dumanı ciğerlerim yandı.
"beynin olmadan sevişebilir misin" diye seslendim kıza.
kızdan bir cevap gelmedi. Tekrarladım
"ne diyorsun duymuyorum!" diye gelip yanıma uzandı kız.
"beynin olmadan sevişebilir misin" dedim yeniden.
"hayır" dedi kız.
"peki" dedim. "kalbin olmadan?.."
"hayır" dedi.
"peki" dedim. "bedenin olmadan?.."
"hayır" dedi.
"bana aşık mısın" dedim.
"hayır" dedi.
(sf:24)

9 Aralık 2011 Cuma

8



Kalem affedene kadar mahkumsun!!!


7

Ve gecenin bir yarısı beynin özlemle uyumuş hatta uyuşmuşken,

O şarkıyı duyarsın ve zaman durur!!!

Kahretsin..

Paylaşamadıklarındır zamanı durduran, sevgindir o beynine ve kalbine sığmayan

hatta aşkındır hiç işe yaramayan, yaratamadığın!

İşte o an anlarsın ki kaybolup giden, değişen ve unutulan hiç bir şey yoktur.

İçinde kanayan yara en fazla kabuk bağlar ve en içten kahkahalarda bile kısmen hüzün gizlidir görenin anlamayacağı, görmeyenin anlamlandıramayacağı!

İyi görünmelisindir yapacak hiç bir şey yoktur. Eskisi gibi olamazsın; fakat eskisi gibi görünmelerin bir zararı yoktur kalbine ödediği tazminat dışında

O gitmiştir, kalmışsındır anandan doğduğun gibi yek nefes, tek fark artık üzerin çıplak değil, yoksa götüne yediğin şaplak aynı, böğüre böğüre haykırma aynı!

Acı çeken bir hayvan gibi sağa sola saldırmanın da bir yararı yoktur zaten yanıyorsundur en hasso ateşlerde..

Parantez içinde adının başına dost, arkadaş vb. unvanlar eklediğin yaşam paylaşımcılarının seni teselli babında konuşurken ürettikleri tükürüklerde yetmez içinde yanan ateşi söndürmeye !

Kalbin hızla çarpar ne yapacağını bilmezsin; korku boku selanik ve saat bilmem kaç!

Ağlamak mı? Nereye kadar, neyin sonunda biter yaş topların?

Biten yine sen olursun en yeni başlangıçlarda!

Yaş toplarının sesi arkada fon yaparken kendini anlatmayı istersin,

en çıkmazlarında mütemadiyen başa dönersin, tekrar dersin "tekrar tekrar ölmek için" , ne olur düşün cümlesini evirir çevirir bir yerlerden paragrafa sokar değişik tarzlarda yineler durursun!

Nafile!

Gecenin sana en somut kazandırdığı ise artık biliyorsundur şarkı gerçekten başarılıdır ve yazan insan nereden bilecektir ki buradan oraya seni taşıyacağını;

senin hiç mi hiç gitme niyetin yokken…

8 Aralık 2011 Perşembe

6


Kalemle kağıtla değildir senin asıl sorunun! Bunu bilir fakat bir türlü uygulayamazsın, inadına bastıra bastıra yazmaya koyulursun bu düş günlerini…
Amacı unutup araca yönelmişsindir.. Kalemi kağıda katık edip yazmaya korkarsın bandıra bandıra o uçsuz kelimeleri; düştür yazdıkların ve onun bir şekilde okuması gereken, okutman gereken; fakat bir defter sayfasına hapsettiğin! Asla söyleyemeyeceklerinle, söylesende anlayamayacaklarını da ağlayıp bir peçeteye bulaştırmaya kıyamazsın; sadece yazarsın… Fakat mürekkep ve selülozun dünyada tükenmesinin imkansız olması münasebetiyle bu sürer gider ve maalesef bitmez, sen tükenene kadar…

7 Aralık 2011 Çarşamba

5


Zaman ile köşe kapmaca oynarken öylesine geçen günler... Çaktırmadan perdenin arkasında zulasında biriken hayalleri ile oynayan çocuk bilinçsizliğinde renktaş günleri yaşarken kaç zamandır kaçtığım cümlelerin çengelli iğneler ile kuyruk olduğunu görünce şaştım!

Kullanma kılavuzu olmayan ve paketini yırtıp açtığım cicili bicili yaşanmamış günleri, hiç düşünmeden giyiyorum üzerime... Bir saat daha uzun olsun, yarında yaşarım telaşı olmadan... Dirseklerin isyanına kulak asmadan ve çürürken masa köşelerinde, oradan ayrılmaktansa hep o dolan kül tablasını değiştirmek akla yatkın geliyor...
Masa bazen değişse bile, kültablasının içi, dumanın rengi, göze kaçınca verdiği tatlı acı ile salınan yaştopları, kelimeler, yalanlar, yanılsamalar, yaşanmışlıklar ve yaşanmamışlıklar hep aynı temaşanın, farklı sahnelerdeki bireysel performansı gibi...Çok mono bir yanma hali, hem de fitilsiz...

Kandırmanın verdiği septik hissiyat bir tül gibi sarmalamış.. Gözlerin yanılsaması bir ok çıkarıp kalbi tetikliyor bazen.. Bir göz teması, teması olabilecekken koca bir gecenin, kıytırık bir kaç cümle içinde bir köşeye fırlatılıyor çoğunda.. Kendinden geçme aslında çok da gizli kapaklı olmuyormuş... Sabah ne kadar yastığa bok atsanda, o kıytırık cümlelerin defalarca geçtiği masada hep o yöne bakmanın verdiği istemdışı yönelişin eseri sancılı bir boyun tutulması! Ya da tutulan sensin, tutkun-tutkulu-istekli-arzulu fakat suskun, boyun burada aracı gibi... Sanki ay tutulması kadar doğal, bir o kadar seyir zevki yüksek.. İşte bir şeyin ona tutulduğundan ne kadar haberi var ise ayın, o kadar haberi var bu tutulmadan... Her şey tabiata uygun, tutulma zamanlarında gecenin siyahı değişir, başka bir renge bürünür çünkü araya beyazı işler ay ilmek ilmek, siyahın hükmü sökmez artık geceye!!! Maviye çalar hafiften; fakat mavi hiç olmamıştır!!!

Hani en çok sevdiğin masalı dinlerken, hep o aynı düş canlanır gözünde.. Gözlerini kapatınca oluşan bizzat senin sahnende sanki o dev hep aynı devdir, sanki o büyücü hep aynı şeyleri giymektedir.. kepenklerini çekince dış dünyaya içinde oluşan o mizansen, o senaryo nizami bir şekilde ilerler.. Defalarca oynadıkları için, denilebilir ki hatta her gece! ezberlemişlerdir oyuncular rollerini efendice, başlangıçta yarattığın o koca masalda bir köşeye çekilir izleyici olmaya başlarsın.. Bir saat gibi işler her şey.. hiç bir müdahaleye gerek kalmaz. .Yastığına bir damla yaş mı akar yoksa, bilinçsiz bir gülümseme mi oluşur tamamen sana kalan, adisyonudur gecenin...Tek başına ödemek zorundasın zira gözlerini açınca herşey birden yok olur...


1968- Vesikalı Yarim
Yönetmen Ömer Lütfi Akad
Baş rollerinde, İzzet Günay-Türkan Şoray

6 Aralık 2011 Salı

4


Tükenmeyesice bir kalem, çoklarca kağıt, yeni boşaltılmış bir kül tablası, doldur boşalt kadehten oluşan alet çantasını ya da bir başka deyimle pansuman setini toparlayıp ilk bulduğu sehpayı ilkyardım masasına çevirdi...

Bitkisel mitkisel, yaşamalıydı bir şekilde! Aslında kimse istemez böyle botanik günleri; fakat kırağı yemiş çime benzeyen bir sıfat, mora çalan dudaklar, feri gitmiş göz bebekleri ile son hasat "doluya" tutulmuştu ve böyle bir tufanı hiç uyarmamıştı hava durumu haberleri...

Tanrı kudreti ile yağış alıyordu ilk mevsimler, her bir dal tomurcuk bir samimiyetin, zorla çiçek açtıran sıcaklığında güneş ışınlarını hapsediyordu bünyesine ve bu duruma müebbet bir teslimiyet ile ne mahkum ne de gardiyan karşı çıkıyordu...

Işın bonkörü güneş, gülümseyen yazın sonunda vıcık vıcık yapıştırıyordu teni tene, hatırlayacak kadar özde, aslında sözde, hep yarını kovalayan bugünlerin harında... Akşam içilen şarabın dudaklara yapışmış esrik tadı, eksik yanı, söyletiyordu bazı! düşsel günlerin farazi kalp çarpıntıları referansında... Susuldu!

Göğe baktı, elinde külahı yoktu, iri yarıydı, siyahtı....

5 Aralık 2011 Pazartesi

3

2/Sinek ısırıklarının müellifi



....Cemil'in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı.
Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilmemiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil'in yetişemediği tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil'in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz...(sf:26)



...Yıllarca hayalini kurduğu, kendisini başka bir insana hayata daha hakim bir insana dönüştüreceğine inandığı şeyi yaptığını, yazdığını anlamadan yazdıkça yazdı. Hızlı ilerliyordu. Havayı güneşli görünce örgüsünü, şişlerini naylon bir torbaya koyup dışarı fırlayan yalnız ve yaşlı bir kadın gibiydi: Yaşadığı her şeyi anlatmayı istiyordu....(Sf:16)




....Nazlı, açıklama yapmak istemiyordu. Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirseniz, makul gerekçeler sunarsanız, sonra bir de bakmışsınız tam da burada sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz...(Sf:27)



....Anne hayatta baba hayatta saat yeni ve çok yuvarlak. Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi, durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da. Dörde on kalanın kesinliği de yol açmış olabilirdi zembereğin kırılmasına, çünkü kesinlik de yorar....(sf:54)



....Hadi uyu! diyor Nazlı, Cemil'in yanına uzanırken ve uykuya kimse inanmıyor. Cemil, Nazlı'nın üzerini kapamak istiyor. Onu masa altlarında, divan diplerinde, yastıklarla, çarşaflarla kurduğu çocukluğunun küçük evine almak, o derme çatma mutluluğun altına almak istiyor. Bir daha hiç bırakmamak istiyor. Önce ikisi de korkuyor. Düpedüz korkuyorlar. Sonra Cemil Nazlı'nın bir çiçek tarlası olduğunu anlıyor. Sonra Nazlı kendisinin bir çiçek tarlası olduğunu anlıyor. Birlikte bu renkli, püfür püfür genişliğe razı oluyorlar ve Cemil o anda bildiği tek şeyi söylüyor, "Nazlı" diyor. Ardından, yirmi bir yıl sonra, en ufak bir duygusal çelişkiye düşmeden, yine "Nazlı"! diyor...(sf:87)



...Mutfak tezgahına güneş vuruyor. Cemil bulaşık yıkıyor,süngeri bardağın içinde dolaştırıyor ve anlıyor: Keder vardır. Hesap tutsun, denge sağlansın diye, büyük deftere yazılı, kaynağı belirsiz bir keder. İnsan, evet, simyacıdır; kıymıkları, çizikleri, ufacık şeyleri soy bir kedere dönüştürmeyi başarmıştır. Evrenin muazzam boşluğu madde, anti-madde ve keder ile doludur...(sf:98)




4 Aralık 2011 Pazar

bir


"...Varken ilginç, yokken özlenmeyecek ve asla gerekli olmayan Çin yemeği gibiymişim. Bilemedim, beni ben olduğum için sevmemişsiniz. Bilemedim..."



diye yazıyordu o romanda. İki tane dandik çöp ile yaşanacak en masum ihtiyaç olan yeme eylemi ve bir o kadar da abartılı bir gereksizlik cümleyi yazan gibi beni de ürkütmüştü.

Çoğul bir haykırış yapacağım ama o kadarına ne diyafram yeter ne de bende atan, pili bitmiş yürek. Gerek madden gerekse manen tıkanmış her bir uzvuma ara sıra "sesimi duyan var mı?" diye ağır tacizlerde bulunsamda her seferinde tepki aynı. Hep yenilenen "Kör dövüşü" isimli oyunun yeni bir sürümü, en az eskileri kadar başarılı... Yayında ve yapımda emeği geçenleri tebrik etmek lazım.. zira gerçek ses, gerçek görüntüler, gerçek acı, gerçek yaştopu! hissederek oynamak o kadar keyifli ki ben kesin gelecek senelerde de oynarım. Müthiş bağımlılık yapıyor... Rol üzerime mi yapıştı ya da bu kadar başarılı mı oynuyorum, bilemedim!

30 Kasım 2011 Çarşamba

Deniz Türküsü

video

Girdiğin aynada geçmiş gibi diğer küreye
sorma bir saniye şüpheyle sakın: Yol nereye?
ayılıp neşeni yükseltici sarhoşluktan
yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan
duy tabiatta biraz sen de ilah olduğunu
ruh erer varlığının zevkine duymakla bunu
çıktığın yolda bugün yelken açık, yapayalnız
gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız
yürü! hür Maviliğin bittiği son hadde kadar

İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar



Yahya Kemal Beyatlı'nın müthiş eseri "Deniz Türküsü"... İlk izlediğimde aklıma, akla sığmayacak şeyler geldi....!!!! Kısa film tadında yapılmış klibimsi..
Yönetmen: Reha Erdem, Okuyan: Cüneyt Türel, Müzik: Fuat Domaniç...

25 Kasım 2011 Cuma

likit


Sesler yükseldikçe, ortalık bembeyaz oluyordu! Oysa gece yarısını çoktan tüketmişti kalan yarısı içinse sorgusuzca ilerliyordu... Devamlı başı önde, cümleleri onaylayan, sigarasını küllüğe efendicene bırakan, -di'li ya da -miş'li olması hiç farketmez bir geçmiş söze bulaştıkça, bünyesi yanıyordu er kişinin! Kalbi çarpıyordu her aklına geldiğinde katrankarası yarım bırakılmış paragraflar ve maalesef paragrafların neden tamamlanamadığının hala faili meçhuldü...


Teşekkür etti kalktı masadan, sonra odadan çıktı, bunu ev izledi, sonra dünya, en sonra zaman... Bırakıyordu her bir parçayı buraya ait olan! Siyaha çalan renkteydi gözlerinin altı, avuçları terlemişti sıkılmaktan her zaman olduğu gibi ve olsundu, yürünsündü... Son sigaranın görevi neydi? Almalıydı paketten hıncını, sıkıştırıp buruşturup bıraktı, sokağın ortasından akan yağmur suyuna... Birden hızlanıp en yakın kanalizasyon deliğine sürüklenip ölmesini izledi... Çok uygundu hayata her şey! Görevi bittikten sonra ve mümkünse hızla, birşeylerin altına girip yok olması...


Adımları yavaşlayarak seyreldi, kimsesiz ve ışığı aksak sokak lambalarının altına salına salına inen damlalar; sanki onun üzerine taarruza geçmişti, avuçlarının arasında koruduğu sigarasından derin bir nefes alarak, sanki derinden bir "of" çekermişcesine bıraktı dışarı çıkmaz olasıca dumanı, fikri masada kalmış yağmur kaçağı...


Bitmez gibi olmuştu kısacık yol, elini cebine attığında soru işaretleri avuçlarını keser gibi acıttı, aniden öfke ile çekti elini.. Birden derin bir düşten uyanmışcasına ürkek, korkak ve şaşkın bir ifade ile sokak lambasının altına oturdu... Başını öne eğerek gözyaşlarının yağmur suyuna karışmasını izledi... Hıçkırıkları şimşekle birlikte patlıyor, sanki olanlara hükmedecek gibi direniyordu...


Sırılsıklamdı gece, gizlenmişti ay, saatler geceyi hızla kemirirken evine ulaşmıştı...

fakat düşleri kupkuruydu hala!


23 Kasım 2011 Çarşamba

yasak



Elma,
kabuğundan ayrıldığı zaman
renk değiştirir.
Ne tuhaf
Sevmek renk değiştiriyor
ve ben;
bir elma sapı gibi şahitlik ediyorum
ağacın yargıcına...

21 Kasım 2011 Pazartesi

muhtemel, muhakkak...


"Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz kanaatim vardı.Hayatım müddetince hep onu aramış, onu beklemiştim. Bütün dikkatimi, bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran, her rast geldiğini bu bakımdan tetkik ede ede adeta marazi bir meleke ve hassasiyet kesp eden hislerimin yanılmasına imkan var mıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hata etmemişlerdi...." (Kürk Mantolu Madonna)


Tekrar okurken bu satırları, derin bir uykunun pamuk kollarına düşmüştü önce gözleri sonra düşleri... Tüm bu cümleler uzak iklimlerin, denizin, mavi mürekkebin doldurduğu bir kalemin çoktan koparılıp el altında saklanan sayfasına yazılarak hem gecesinde hem gündüzünde karşısına çıkıyordu... Sedyesiz bir kalp çarpıntısı cümlelerin orta yerine serilmiş, gözlerin uzaklara dalması ile kendini çoktan kaybettiriyordu! Bildiği tüm kelimeleri yan yana getirerek oluşturduğu kalkanı bile delip geçiyordu, o kocaman tasavvur...

Nereden çıktığı bilinmeyen bir yağmura yakalanmak gibi ya da kuvvetli bir tesadüfün ense köküne indirdiği kocaman bir şamar gibi hissetti tüm olanları... Benzetmek isterken tüm yaşadıklarını her hangi bir zamana ya da olaya, düşünüp gülümsedi benzemiyordu olan hiç bir şey ne güneşe ne de aya!

Varsıl bir kelime tüccarı gibi alıp satıyordu tüm cümlelerini, güneşin battığı noktada ve bir ay ışığının sonsuz beyazlığında kendisini mahmur bir sarhoşluğun kollarında dizginliyordu! Gözleri dalıp giderken herhangi bir odanın dingin bir köşesine, kocaman bir heyecan kasırgası söz gelimi bir rahatlığı yatağından ediyordu... Üşüyünce üzerine alacağı o beyaz kağıdı, daha sıkı olsun diye boydan boya "zırvaları" ile donatmış, "varsın olsun" denen her saniyeyi parmak hesabı ile sayıyordu!

Saat ilerleyince çıkarıp yokladı köstekli kalbini iç cebinden ve bu yoğun tiktaklar da neyin nesi diye keskin bir bakış fırlattı emektarına, hani biraz endişeyle gülümseme arası, bir cümle yarısı, beklemenin sarısı ve olmaz olası samimi bir solukla... Bir zımpara ağzı gibi dudakları, umudun dişlilerinden çıkmış kocaman cümlelerin keskin uçlarını yontuyor rengi, dokusu, kokusu, tadı belli bir masanın orta yerinde servis ediyordu!

Bir temaşa sahnesinin orta yerinde, el değil söz çabukluğu marifetken, heyecanlı damlalar sırtına akıyor, bu kadar sıvı kaybını derya, deniz ve tekmil su birikintileri hayretle izliyordu... Sözcüklerin tuğlalarını oluşturduğu bir kalenin surlarına çarpıyordu tüm düşlerin, imgelerin, manaların ve solukların uyanışı, tıpkıbasım bir zaman dilimini hıncını kağıtlardan alırcasına yırtıyor, gözlerini güneş ışınlarının dik vurduğu perde aralığından aslında çokta uzak olmayan uzaklara dikerek bir günaydını misafir ediyordu...