15 Aralık 2009 Salı

..dibi



tahmin edebilirmiydim dibi tutan muhallebi tenceresini kazırken suratta şebelek bir gülümseme oluşacağını?Bu eşek daha dün neleri hesaplıyor, haybeden onca soru işaretini dolduruyordu heybesine!Hemen hemen 1 haftadır ne yazı yazabilmişim, ne de biriken yazıları okuyabilmişim...Böyle diken üstü geceleri tarih yazmasa bile ben keyifle yazardım..
Soğuk belki balkanlardan belki de kafkaslardan yaldır yaldır gelirken, sıcak bir haber geldi sonunda güneyden!Çok şükür bugün ısındım...

Doğruyu istiyorum, gerçeği biliyorum ve inanıyorum ki dibi olmayan bir hayatı seçiyorum...

2 Aralık 2009 Çarşamba

dönüş



koş oraya koş buraya derken bir tatili daha yedik...acıdır ki dönem başlıyor ve son tatilim haziranın ilk haftasına kadar...bayram gelmiş neyime demeden bu sefer hayli hareketli geçti sayılı günler...haritanın ortasına, oldukça kuzey bir yolculuk ile yine ankaraya ve soğuğa dayadım yanağımı.. hoşbeş etmekten uzun zamandır post girememişim, bu vesile ile ona da kaldığım yerden devam... el sallıyorum eski 250,000 liralık banknota, el sallıyorum tam bu açıdan baktığım yakamoza, el sallıyorum dibine işediğim ağaca ve tarihi kaleye, karmaşık ışıklara ve saçma seslere...
(hatırlayamayanlar için banknotun arkasındaki bu yer tarihi Alanya Kızılkulesidir)

14 Kasım 2009 Cumartesi

kıskanmak



Artık vizyonda olduğuna göre rahat rahat yazabilirim..Hem bu sayede kamuoyu yapmış olurum blog nazarında...her zaman olduğu gibi kitap ile film çatışması yine yaşandı, kitap okunduktan sonra mı gitmeli filme yoksa film izlenip mi kitap okunmalı?? bu yazının ne hakkında yazıldığını tahmin ettiniz sanırım.."Kıskanmak" filmi ve aynı isimli kitaptan bahsediyorum...Büyük beklenti yaratıyor her zaman Zeki Demirkubuz ve hiç birinde boş yere olmadı bu beklenti..O kadar zor bir konunun, kitapta bile vurgusu defalarca yapılmasına rağmen kötülüğün karakterden bize geçmesi oldukça zaman alırken, eserin konusunu değiştirmeden ve filmi uzatmadan vermesinde bazı sıkıntılar yaşamış muhakkak...biraz eksik geliyor konu hakkında bilgisi olana..

Karakterler ise çok başarılı seçilmiş, evin güzel gelini mükerrem yani berrak tüzünataç dışında..Ya tamam güzeldir şudur budur ama bir insan hiç mi rol yapamaz, dönem Türkçesi ağzında bu kadar mı Fransız kalır?hani odun diyeceğim neyse...yokmuydu acaba şöyle işveli cilveli bir abla?

gelelim diğer notlara..Orada o kadar insan varken, içimden geçmedi değil hani "ulan bunların çoğu ajite asker filmi nefese, ya da eğlencelik diğer filmlere gider" dedim ve göt içi kadar salonda7-8 kişi olduğunu görünce bizzat kendimi haklı buldum...
beyaz yalnızca perde de değildi aynı zamanda yanımdaydı çok şükür..ha bir de unutmadan Beşiktaşın kuruluş ambleminide filmde sık görünen bir aksesuar olarak kullanması da takdire değer tüm siyahbeyazlar için...

bunu da görün derim, illa da derseniz sıralama yap...demirkubuz deyince akla "kader" gelir o ayrı..

30 Ekim 2009 Cuma

kürk mantolu madonna



soğuk havanın sayfalarıydı okuduğum değil yaşadığım bu kitap..hani herkesin vardır "fırsat bulup okuyamadığı" bir kitap, onlardan biriydi arkasına yine biten günün tarihini attığım 100 temel can yakıcı eserden birisiydi..ilk defa bir kitapta iki karaktere birden daldım ve sayfaları çevirirken oldukça es verdim..Kesik bir başlangıçla, ne bulacağını bilmeyen meraklı bir hüviyeti daha sonra hemen kendisine çekti..Böyle mi oluyor ya da olmalı bilmiyorum ama bazı bölümlerinde bu uzun öykünün çengeline takıldım..Çok seviyorum ağır kalemlerin bıraktığı koyu mürekkepleri..
kızılayda yapı kredi yayınlarının önünde arkadaşımı beklerken nasıl olduysa girip bir kaç kitap aldım ve bunlardan birisiydi Kürk Mantolu Madonna..Rus edebiyatından etkilenmiş, oldukça hazin bir öykü ve içinde çığ gibi üzerinize düşen paragraflar barındıran zannımca kadri kıymeti bilinmemiş öykü..
altı üstü sağı solu çizilecek o kadar çok cümle var ama koyusiyah olanı paylaşayım dedim
"...Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim, ikinci defa oynayamam..."

resim adı geçen kürk mantolu madonna "madonna delle arpie"

8 Ekim 2009 Perşembe

adisyon



Hangi dille yazılırsa yazılsın, basit bir cümle gibi oturur genize, yazılası, söylenesi, sövülesi formül.. koca bir şehirde kaybolmuş bir çocuk hüznü ansızın belirir, hıza izin vermeyen yavaşlıkla geçilirken dar sokaklar, tüm tabelalara göz ilişir, nerede biteceği merak edilir bu mecburi yönün.. bitmek bilmeyen bu tek cepheli savaş maalesef tarihe hep aynı sonucu verir... Elde etmek için, bedel ödemek gerekir..

Bedeller hep birşeyleri götürür, ne zaman tükeneceğinin muhasebesini yaparken aslında sonuç basittir, zira alacağı bir şey, vereceğin bir şey kalmadığında elde etme çoktan kapatmıştır hesabı..

biraz pamuk,bir de boyuna göre bembeyaz bez....

30 Eylül 2009 Çarşamba

hani



Daha iyi anlıyorum kafesteki kuşların haybeden kanat çırpmalarını zira bir şeylerle uğraşmak esareti unutturuyor sanırım...durursan sıkılır, gevşer, düşünür ve muhtemelen çok geçmeden ölürsün.. koşturmaca bir çözüm, elinle sonu uzaklaştırıyorsun...beyhude kanat çırpmaların telaşına hürmet! hangisi daha yakın sona?

25 Eylül 2009 Cuma

yer



"Talihindir yer yer gezdiren seni
Yere girsen yer, yine de yer seni"


Dönüşe kısmetmiş..

20 Eylül 2009 Pazar

sefer bilmem kaç?



Sevilir mi hiç otogarlar..El sallamanın soğuk hüznü yaz günü bile buz tutturur camlara ve gözyaşları karışır keskin kolonyaya..Tekerleğin bulunduğu gün, adı ayrılık olan acıya aracı olacağı bilinse toprağa gömerlerdi kesin! Ve el sallayanlar gömülüyor toprağa onun yerine ta ki yeni bir kavuşma da filiz açana kadar..Bu hareketli ayrılık biçimi merdivenlerde sarmaya başlar adamı, koltuğa oturunca dolmaya başlar hafiften gözler, serde delikanlı hüviyeti gömlek cebindedir ama bok yemek düşer manasız gurura..salınır inceden yaştopları yanaktan ve şanssız olan damlalardan birinin tuzu karışır dudakların kurak arazisine..Adını sayıkladığın hasret kendine has bir intikam alır gibi damla damla can yakarken, bir bıçak gibi sinene saplanır..Sağa sola bakmak mümkün mü? Gözlerinin kaybettiği son noktaya kadar her bir karesini görmek istersin sana sallanan elin ve o ele tekrar kavuşmak için geçireceğin günler manasız bir matematik sorusuna yöneltir haybeden! hareket eden, seni o elden uzaklaştıran taşıtın yalnızlığına bürünür, saatin acımasız yüzüne bakarsın mütemadiyen..Daha ilk molada ateşlediğin sigara kavuşma hayalini çıkartır sihirli lambadan ve elin istem dışı gider telefona..

Yolların sonunun hep aynı yere çıktığını bilmek güzel...kavuşma otobüsünde, ön koltukta başını cama yaslamış çocuk mutluluğu ile severim seni...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Paşanın başucu şarkıları



Üzerinden iki gün geçti ama bende zaten yeni bulabildim o yüzden hemen paylaşıyorum. Tayfabandista'dan 3 şarkılık bir albüm daha..İsmi "paşanın başucu şarkıları". Diğeri kadar başarılı ve etkili olmuş. 12 eylül için yapılmış muhteşem sözlü 3 şarkı..Seviyorum bu adamları ,sempatik geçirme böyle olur eğlenceli bir müzikle ancak böyle özetlenebilir..indirmek ve dinlemek için şöyle alayım sizi..

12 Eylül 2009 Cumartesi

29.



Çok fazla söylenip yazılacak şey yok..Geçen sene burada yazdığımdan beri değişen pek de bir şey olmadı, olmayacak netekim!!Hastaneden çıktımı paşam bilmiyorum ama en kötü ihtimal çevresindeki çocuklara bakın biz bu ülkeye barışı ve refahı getirdik diye 29 sene öncesinin gazete küpürlerini ve fotoğraflarını gösteriyordur...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

13 Ağustos 2009 Perşembe

telveme yazılanlar



Yoğun tempoda tabela ayağındaki bahtsız beygir gibi koşturup dururken, silsilesine defalarca sövgü ile yaklaştığım günlerden bir gün, daha doğrusu dün son günlerin en sevindiğim olayı yaşandı!valide sultanım haneme teşrif etti.. Hem nev-i şahsıma münhasır yaşam alanımı hemde bizzat kendimi çekip çevirmek için... Öğle yemeğinden sonra kapattım fincanı yaktım cigarayı, annemin özenle baktığı falı dinledim..O kadar etkisinde kalmışım ki hala düşünüyorum..Onu bunu bilmem iki tane dileğin var çıkacak dedi..........Vallahi de var

7 Ağustos 2009 Cuma

ödev



Kim kırdı kalemimin ucunu?oysa hergün onca şey yazıyorum defterlere renkli kalemlerle..
Bilinmezlik ve koşuşturma örümcek ağı olmuş tüm köşelerde ve mevzuya en yabancı filmi altyazısız izleyen, sıkıntılı bir çocuğun manasız, mat duvarlara yönelmesi gibi... şarkılardan, sayfalardan, kadehlerden uzak şimdilik akan zaman...
Hele bir üşüsün sokaklar....

26 Temmuz 2009 Pazar

08



Sonuna kadar dayanmalısın, dayanmalıyım, dayanmalı....

17 Temmuz 2009 Cuma

Episode2


"Şişşt bak bunu da düşün, bence olması gereken bu, hadi artık bir karar vermelisin, nerden başlayacaksın, neden bir başka yer değil vs..." gibi dakikada binlerce soru ve ablukasında kalan donuk bakış! Gecenin dördünde çiş molası ya da susuzluktan değil, bu soruların gölgelerinden doğan tarihte görülmemiş tarifi imkansız bir ağrıyla uyanmak... Güneşi sezeryan doğurtup, perdenin arasından içeri damlayan ışıkları takip ederken yaslanılan duvardan kayıp yatağa düşmek.... Avuçlara dökülen saç tellerinden tesbih yapılacak değil ya, yaşasın verilemeyen cevaplar!!! Yoğun geçilen kaldırımlar, kalabalık sokaklar ve dikkat edilmeyen onlarca insanın yüzü..Tarif edilemeyen bir sarhoşluk sonrası gibi, bakamamak, görememek, anlayamamak, hissedememek.... Gri, tozlu ve mevsime göre soğuk günler...Kıvılcımın çakıldığı, valizin açıldığı, anahtarın deliğe yaklaştırıldığı, ayakkabı bağcıklarının bağlandığı paragraf başı günler...
Bir yerde bir şey kaybettim, Onu burada arıyorum....
Episode#2 katrANKARA

7 Temmuz 2009 Salı

Episode 1#


Asırlardır süren muhakeme, fikir ve düşünme evreleri, her gün kelimelerle sulanan hayal iklimlerinde ki topraklarda filizlenmeye başladı sonunda...Sanırım eylem vakti geldi ve belli belirsiz saate bakmalar, ardı ardına yakılan sigaralar, sabahın köründe sırılsıklam uyanılan yastıklar, sıkışan nefes ve sıkılan yumruklar, hiç bişey yapmama ve hiç bişey istememe güdüleri çengelini takmış hüzün bilmez balığa, derin bir vadiden uçuruma bırakıp arsız bünyeyi, üşenmeden aynı yere çıkıp koşa koşa tekrar kendini bırakmalar da bu yüzden... Dizler istem dışı titrerken kendi zelzelesinde, haybeden kurumaz dudaklar, sıcak; yazdan değil beyin ve kalbin arkadaş olduğu soru işaretinin içinde bulundğu yazıdan, onu tutan parmaklara yayılır! Onca şeyin altından  bu sefer kalkamama hissiyatı, korku boku selanik kabuslar ile gözleri hep aynı noktaya kilitler. Yoğun bir baş ağrısını peşkeş çekmiştir bu düşünceler ve ağlatır... ve ağırca...Ağrı Ağırdır!
Gözlerinin aşina olduğu sokaklara başka türlü çıkarsın artık, bırakmıssındır arkanda maviyi, deryayı.Adım adım kurur kimliğin.....
Episode 1#
Taşınma hazırlıkları için Ankarada olacağım 3-5 gün..Gelir yoklarım buraları..(Anketimsi-Bu Yazıya devam edeyim mi?)
 

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Karşı


"Yazgı diye bir şey yoktur..Yalnız sınırlar vardır! En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. KARŞI çıkmak gerekir..."

Cesare Pavese

2 Temmuz 2009 Perşembe

Başkalarının Hayatı


Gündüz gözüne kaliteli bir filmin notları..."Das Leben Der Anderen" Başkalarının Hayatı ismi ile Türkçeye çevrilmiş...Uzun zamandır böyle film izlememiştim...Dönem filmi sevenler için şahane bir tercih olur. Olaylar DDR zamanında Doğu Almanyada yaşanan espiyonaj faaliyetleri ile takip edilen ve katı kurallar ile yürütülen çarpık ilişkilerden oluşuyor. Konu ile ilgili bakanın, popüler bir yazarın sevgilisiyle ilişki yaşaması bu faaliyetlerin akıl almaz boyutlara çıkmasına neden oluyor.Yaklaşık 130 dakikalık bir film olmasına rağmen hiç bir anını şahsen! sıkılmadan izledim. Konu çok iyi işlenip tutturulmuş. Bayadır arşivimde olmasına rağmen şimdiye kadar neden izlemediysem... Ayrıca benim kıçıkırık şahsi yorumlarımdan ve beğenimden ziyade, uluslararası toplam 27 ödül+ 2007 en iyi yabancı film oscarı azbuçuk bişeyler anlatmıştır umarım..
Yav bu Alman yaptımı yapıyor arkadaş nach meiner meinung....

1 Temmuz 2009 Çarşamba

yasak

Fakat devam ediyor bizimkisi

Sevmek, düşünmek ve anlamakta devam ediyor kafam

Dövüşemeyişimin affetmeyen öfkesi devam ediyor

Ve sabahtan beri karaciğer sancımakta berdevam.

NHR

Diye bitiyor bu şiir...

23 Haziran 2009 Salı

Kıskanmak


Bilgisayarımın başında klavyemin tuşlarını döverken, bakılacak en güzel telefonlardan birisi geldi. Arayan Kültür Bakanlığında uzman olarak görev yapan, bu işlerin üstadı, güzel insan "eleji" olunca sevindim. Kısa bir hal-hatır sorgusundan sonra
-geldi oğlum senin ki
Nedir abi?
-film olm Demirkubuzun
Abi yakında geri geleceğim zaten ne olur bir ayar ver izlemem şart!
-Tamam yaparız bi şekilde
Çok saol abi görüşürüz vs. ile telefonu kapatınca haddinden fazla bir merak ve heyecan oldu içimde..
Bu anektodu neden paylaştım?? Askere gitmeden önce duyduğum çekimleri uzun zamandır süren Zeki Demirkubuzun yeni çalışması"Kıskanmak" bahsedilen film. Diğer bütün filmlerini defalarca izlediğim ve en beğendiğim yönetmen olan Demirkubuz ilk defa bir dönem filmi çekti. Nahit Sırrı Örik'in aynı adı taşıyan kitabını beyaz perdeye taşıması merakımı daha da kabartmıştı. Sırf önce filmi izleyeyim diye kitabı defalarca almak istesemde vazgeçtim çünkü önce onun filme nasıl aktardığını görmek istedim. Filmi izler izlemez hemen kitabı okuyacağım. 
Filmde Berrak Tüzünataç, Serhat Tutumluer ve Nergis Öztürk rol almış. Çekimleri ise Zonguldak, Karadeniz Ereğlisi ve İstanbulda yapılmış. Bir Demirkubuz klasiği olarak yine filmde müzik kullanmamış (ki ben bu olayı çok seviyorum zira bazı filmlerde müzik filmin önüne geçiyor) Ayrıca ilk defa bir yapım şirketi ile çalışması ve bugüne kadar çektiği filmler içinde en yüksek bütçeye sahip olması merak uyandırıyor. Umarım gişe problemi yaşamaz. Kasımda vizyona girecek (ben 10 gün içinde izleyecek şanslılardanım)
Nette bulduğum en yıkım yorumu ekleyeyim kitap hakkında; Köşe yazarı "Yıldırım Türkerden"
'Kıskanmak’, güzelliğin sıradan faşizmi üstüne bir haykırıştır. Ya da çirkinliğin intikamı. Ama yanılmıyorsam, beni en çok sarsan, Nahit Sırrı’nın Türk romanında, hele o zamanlar asla denenmemiş bir durumu yansıtmadaki başarısıdır. O, bir sürüklenme halini anlatır. Bir kimsesizliği. Bir tutunamamışlığı. Seniha, sürüklenmeye; o hayatın akışında bir özne olamayanın neredeyse yarı düşsel varoluşuna bir son verebilmek için kötülüğe sarılır.”

17 Haziran 2009 Çarşamba

Zoraki



Siyahın zoru

Beyazın kışkırtmasından mıdır?

Yoksa tualde birbirlerine yakışmasında mı?

İnadına bir birleşmenin sonucu da olsa..!

Oluşturacağım bu düş GRİliğini....

9 Haziran 2009 Salı

yakın


Bu akşam bütün ışıkları sönsün istiyorum şehrin..

Bütün ışıklar sönsün!

Ay yakın, Ay çok yakın

Sırılsıklam acıyor yüreğim

Ay yakın, dinsin acım

Geceyi yakın...

3 Haziran 2009 Çarşamba

Başla


 "Zarlar hep düşeş gelseydi!Belki de herşey başka türlü olacaktı...."

Soysuz, silik,birbirinin fotokopisi bir günaydın....!Yitik bir düğme gibi aranan gün ışığı, çabucak batmalı..Karanlık ve hırçın adımlarla kaldırımlara vurulmalı, kalp atışları ile yarışmalı yaştopları..Beklenmeden gelmedi en ağır darbe, vurulmayan yerlerin canı acımalı en fazla..İliklerin içinde birbirine siktir çeken isyanlar koşturmalı..Çatık kaşların değmesi ile çatlamalı ayna ve kesik solumalarla inlemeli yumruklarını sıkıp...Karanlığın rayihasında savrulup giden bir beden ve onca faili meçhul düşyeri yangınından her seferinde hafif sıyrıklarla kurtulan yazgı...

Hadi Baştan Alalım..


Televizyon kanallarını seke seke dolaşırken, TRT'ye takıldı gözüm..Uzun süredir ekranlarda görmediğim Alev Alatlıyı görünce hemen durdum, aykırı sorular ve tam cevap verilecekken kesilen görüntü...Programın ismi "Hadi Baştan Alalım" meğer bu aynı zamanda Alev Alatlının son kitabınında ismiymiş...Görür görmez hemen bilgisayarın başına gelip kitabı sipariş verdim fakat programın kitap tanıtım amacı ile mi yoksa devamlı mı olduğunu öğrenemedim...Umarım devamlı olur ve "devletin!!!" kanalında o içimizden geçen şeylerin haykıra haykıra söylendiğini duyarız...Hoş söylense ne olur? Bir kaç zaman geçer haftada birse, onbeş güne düşer...Tekrarı varsa kaldırılır...Herkesin üçüncü uykusunda olduğu bir saat dilimine çekilir yayın...Sonrada izlenmedi diye kaldırılır..Öyle ya özel kanallar ile yarışması lazım alınan her televizyonda bandrol parası ödediğimiz, zırt pırt her yerden para kesilen "devletin!!!" kanalının....
İzlensin efendim....

31 Mayıs 2009 Pazar

13.



Ben seni yolların uzantısında sevdim
Senin yolunda..
Sana gelen yolları boyadım Beyaza
O zaman Siyahlar açılıverdi bağrımda kendiliğinden
Siyaha denk bir de tütün ateşledim!
Dumanı paylaşmadan rüzgarla
İzmaritler ise ayak izim yolunda..
Sence yol yoktu
Bence
Çıkmaz sokak bile yoktu..
Işık tutan karanfildi
Eski damgalı şarkılar
Gözümün değmediği İstanbul
Gözbebeğin deniz
Sevdiğin kırmızı ve sevmediğin SİYAH…
Dediğim gibi her yaprağı başka renkti karanfilin
Ben seni yolların uzantısında sevdim..
Daha çıkmadan koymuştum tüm zamanlarımı bu yola;
Azığım yoktu yüreğimden başka
Bağrımda açan SİYAHa büründüm!!!
Büründüğüm yollarda yürüdüm…sevgimin karasında büyüdü yollar karardıkça karardı
Uzadıkça uzadı!
Yollara denk düştü boş kollar…
Ben seni yolların uzantısında sevdim..
Sevmek gibi seveyim istedim
İnsan gibi sevdim!!!
Tütünün ateşi bitti ışığı bitti karanfilin
Ama bitmez yollar…
Silinmez siyahlar!
Hatta bir nefeste
Zamanında bitecek bir gün..
Yinede ben seni yolların uzantısında sevdim…
Sen bu yolu bilmezsin;
Bu yollar bitmez siyahımın sahibi
Bu yollar bitmez….



kelimelerin tükendiği zaman dilimi, suskun bünye..Sayfanın altına bir klip ekledim...Uzun zamandır bunca yaştopu saymamıştım...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Yuh



sakın namert aşına sokma elini yakar,
o tıkınsın sen yutkun buda elbet can sıkar,
bir iyilik yaparsa bin kere başa kakar,
böylelerden gelecek iyilikten ne çıkar.
öylesine hayr eder bir soysuzun keremi,
tezekten terazinin boktan olur dirhemi.


Ulan iyi ki bi gideceğiz dedik...o kadar bilete katliamda çıkar, karaborsada çıkar! Asansörlerden inmeyesin Denizlispor!!Neymiş %5 kontenjanı %8 yapmışlar pehhhhhh zaten bir iddian yok ver stadın yarısını..! Ağzım bozuldu....!

Akşam arkadaşımın nişanı da var sanırım forma ile nişana giden ilk ben olacağım..

28 Mayıs 2009 Perşembe

gemide




"Kaptan- "Bu Dünya iki şeyden yıkılacak..
Bir binadan, bir de zinadan.. Allah sonumuzu hayır etsin..
Mahşer günü bütün binaları deniz geri isteyecek..
Batan bütün memleketler gibi..
Deniz kumu eninde sonunda geri alacak..
Çaresi yok bunun!!!"

"Gemide" filminin unutulmaz repliği, Kaptanın(Erkan Can)ağzına bu kadar yakışır jargon..Filme akşam akşam tekrar bir göz attım müziklerini dinlerken, bu sahne geldi aklıma..Kafası güzel film ekibinin gayet doğal ortaya çıkardığı spontane gelişmelerden biri..Müzikleri Sagodan....çok ağır film hakkaten, "barda"yı izlemeden yarısında çıkanların çoğu zaten bunu bilmiyorlar bile..Bir de tarihe düşülmüş tesadüfi!! bir dipnot-Bu film 1995de bir çok ödül almasına rağmen bugüne kadar televizyonda yalnız bir gün gösterildi, dönemin arıza kanalı Cine-5'in şifresiz yayınlara başladığı zamanlar...Ve o gün tarihler 17 ağustos 1999'du...yani marmara depreminin gecesi!Filmi izleyenler, bu nasıl bir tesadüftür.!
Bkz:"Lalelide Bir Azize" eş zamanlı diğer film

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Tadilat

Bugün blogları gezerken güzel insan Seyhanı görüp tanımam ile başladı arsız bir çocuk gibi eteğinden tutup noluuuuurr diye isteğim...Zaten koleksiyon gibi varolan yukarıdaki duruşun fotolarının bazılarını yollayıp fikrini aldım..Olabilir tabi cevabı ile beklemeye başlamıştım ki hatta o süreçte uyukluyorken rüya gibi bir mail aldım çizilmiş halini... Hemen ekledim kalıcı olarak...Çok teşekkür ediyorum tekrar kendisine.. Sayfası burada kesinlikle görmenizi isterim..



Bu vesile ile ufak tefek değişikliklere başladım blogda, zemin rengini açtım, bazı resimlerde değişikliklerde yapacağım..Bütün talepleri değerlendirip güzel birşey yapmaya çalışacağım, yorumlarınız bekliyorum...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

KARAdut


KARAdut...Gerek meyvesi gerek şarabı, fena bişey! Üst düzey kışkırdım..Tatlılığına yenik düşülüyor..Tam bir tuzak, Sıcak bir günde soğuk meyvesinden ısırdıktan sonra tek bir  yudum ile şaraba dönmüş halini kıyaslamak.. Rengi ile tadı ile tam bir baştan çıkarış...Üzümden sıkılanlara iyi bir alternatif karadut, mevsimindeyiz dediğim gibi tüketin, hatta arayın beraber tüketelim...


19 Mayıs 2009 Salı

Yalancı Tanıklar Kahvesi



İlkinde cesaret edip alamasamda ikinci sefer Yakup adında Marx kılıklı kitapçımın ısrarına dayanamayıp alıp hemen bitirdiğim kitap...Vedat Türkali 90lık bir delikanlı olarak çıkmış karşımıza, 70lerde feodal bir yaşam süren ailesinden kopup Ankaraya sığınan Muhsin'in kavgasını, aşkını, güdülerini, yumuşak karnını sergilemiş.. Sömürü düzeninde malına mal katan babasının parasıyla yaşadığı devrimci günlerindeki hayatı o kadar çok ikileme sürüklüyor ki... Sonra gündemde olan olayları kendi gözünden analiz ederek tekrar fırından çıkarmış.. Oldukça can yakan, özetleyen bazı diyaloglara sıkça şahit olacağınız bir kitap..Ayrıca kitaba bu adı nasıl seçtiğini de bu yolla öğreneceksiniz.. Karaktere acayip kanım kaynadı, yaşadığı ikilemler ve döneme ayak uyduramayışı oldukça etkileyici.. Sanırım biraz da kendimden bişeyler buldum diye bu kadar duygusal yaklaşıyorum..Ama kesinlikle ilgililere tavsiye ederim... 407 sf, turkuvaz yayınlarından...


Seyir

Yaslı gittim Şen geldim, Aç koynunu ben geldim..Bana bir yudum su ver çok uzun yoldan geldim!!
An itibariyle evimdeyim..Koca bir kış mevsiminden sonra yazın tam bağrında güneşin karanlıkta hiç birşeye izin vermediği kalabalıkların su yüzüne çıktığı iklimsel berraklık...4 gün olmasına rağmen kapıya tüküreli, hala üzerimdeki komutsal mallığı atabilmiş değilim..Şiddetli sallamalar ve dürtmeler ile cevaplayabiliyorum üzerime koşar adım gelen soruları..Eeee ile başlayan sorular hep bir yenisini doğururken, uzaklara donuk bakışlar ile halat fırlatıyorum..Yorgunluğun uykusuzluk ile ilişkiye girmesinden doğan piç çocuğa ben bakıyorum sivil ilk günümden bu yana..Buna bir de "nisan mayıs ayları gevşer büzük yayları" sendromu da eklenince oldukça sinameki çıktı sesim..Şişen gözlerim ve eklem sızılamalarını önümüzdeki günlerde atacağım kuşkusuz, içime batan onca haki renk sancıyı ve sesleride kumlara gömdüm mü, al sana sıfır kilometre katrankara...Çizgiroman gibi sayfa sayfa geçiyor önümde, kalemle çizilmiş günler... ve şaşma ünlemli cümle hep aynı "ulan sen bu işi yaptıysan bunu herkes yapar"...Zira bu bünyeden onca zaman ses gelmeyince meraklanıp kıllananlar bile olmuş..Bilseler ben o zaman hangi küfürleri tespih yapıp çektim, uzunca sahil boyunda...Hangi hastanın yüzünde, düşlediğim dünyanın haritasını gördüm, tezgah arkasında kaşarlaşmış bir tezgahtar gibi söylem satan onca götlü göbekli amcanın kurduğu dünyanın göğsüne kalem sapladım...

4 vesayit değişip karaya ilk adımda çıktığım iskeleden çok geçmeden girilen hastane kurumunun her zaman insanları iyileştirmediğini, bazen de adı sanı duyulmamış hastalıklara gebe olduğunu görmem çok zaman almadı...Evet bir geri hizmet birliğine, hatta söylenene göre sürgün yerine gönderilmiştim...Aklıma da hiç gelmezdi 20 yaşında ülkenin farklı yerlerinden gelen gencecik yağızların birbirlerine o kadar kötü davranacakları..Bir sistemin içinde eriyip gidecekleri, Disiplinden önce eğitimin yer alıp, yurt sevgisinin böyle kazanılacağı... Acımasız ve hasta olan "devrecilik" adında bir yapı ile yasak olmasına rağmen önce gelenin sonra gelene ızdırap olacağı...Allahtan bize bulaşmadılar pek..Geleceğim güne kadar sorduğum neden ben sorularına cevabım her seferinde başka başka oldu...Uyandığımda alışırım diye yastığa başımı koyduğumda ilk günü yemenin verdiği mutluluk çok sürmedi, adetmiş yeni gelene denizden taş çıkartmak komutan hadi diyince irkildim..Aralık ayında paçalarımdan bacaklarıma sızan deniz suyu sadece maneviyatımı üşüttü, iyot kokusu hiç bu kadar yakmamıştı genzimi..Tıpası oradaydı dünyanın ve ben inatla aradım hangi taşın altında diye, evet o tıpayı kaldırdığımda tüm herşey bir çizgifilm basitliğinde içene akacak yok olacak ve bitecek bu likit durum..Kaldırıp koca taşları, fırlattım kumların ortasına..Bir mezar oluşturup içine gömmek için tüm bu olanları.... Benden sonra gelenlerinde aynı şekilde fırlattığı o kayalar ile çoğalmıştı yanyana yatan hüzün ölüleri..


7 gün sonra daha da kalabalıklaşan sayımız ile başladı, birbirinin fotokopisi günler...Kendi kendine işleyen sistem bir mıknatıs gibi çekti üzerine bizi, direnen ayaklar yoruldu, düşünceler hadım edildi.. Ufak elektriklenmeler ortalığı aydınlatmaya başladı, sinir harbinde oldukça yaralı taşıdık... Nöbetler başlamıştı ilk hafta sonunda, vazife 24 saattir anlayışı ile gece 8-12, 12-4, 4-8 gibi ağır uyku saatlarinde kaç sigara eskitildi kim bilir...Ne duymuştum ne görmüştüm 4 saat nöbeti bu güne kadar gidenlerden ta kii, halüsinasyonlarım artana kadar.... Uykunun en sıcak durağında, ranzamın sallanması ile "hadi" sesi sinirleri de oldukça laçka etmedi değil.. Karanlıkta gördüğüm düşsel yanılsamaları ilk göründüğüm doktor oldukça komik bir şekilde açıkladı "uykusuz kalmamalı, yorgunken dinlenmelisin"... Ferhan Şensoy'un kulaklarını çınlatıp içli bir "hassiktir" çekip ama yine de teşekkür edip çıktım odasından...Sağa sola bakmamak için bişeyler okumayı kesti aklım...Neden olmasın diye 3-4 günlük gazeteleri bile satır satır okumanın ne kadar sıkıcı olduğunu tarif ile anlatmak imkansız..Bu arada nöbetsel sıkıntılar nedeni ile cezaevine giden gelen çokca şahıs anlattıkça "güllübahçe" günlerini, iyiden iyiye darlanmaya başladı 4 saatler...Nöbetler de artık sıkıcı geçmiyordu zaten, "oyuncak yutan çocuk, alkol muayenesine gelen kavgacılar, madde bağımlıları, intihar teşebbüsleri..." geçiyordu zaman... Soğuklar artarken havaya sırnaşıyordu sigaramın dumanı, bir kahve kokusu keskinliği o küçücük odalarda acımasızca dolaşıyordu..Hangi uyku halinde hangi rüya bünyeye ne kadar yakışıyor o ölçülüyor, sonra zavallı not defteri kalemin umarsızca tacizlerine maruz kalıyordu....Cümlelerin ucunu bileyleyip sağa sola fırlatmak yerine sinenin saklı zulasında, deftere hapis edilmesi fikre çok mantıklı geliyordu...Bu süreçte günler hızla akıp gidiyordu!!! Ebatların elverişliliği tören ve merasim takımına kabul ettiriyor, elde silahlar püsküllü kıyafetler gelen karşılanıyor giden uğurlanıyordu..Ta ki belimde senelerdir varolan siyatik sızısının dizimde varolan menisküs yırtığı ile birleşip 2-3 gün istirahat almama neden olduğu o acı zamana kadar...Şaaakk rapor ve spor istirahati ile o işten de tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmam haddinden fazla rahatlattı.. Oldukça alışmıştım bu süreçte görev yerime, evet hastanenin bir kaç yerinde saçma salak işlerden sonra zaten atama ile "döner sermaye" bölümünde görevlendirildiğim ortaya çıktı..Dünyalar tatlısı, temiz kalpli ve sözlü bir sivil memur bayan orada geçen 4 ayda o kadar yardımcı oldu ki..Doğum günümde ve döneceğim gün getirdiği pastalar, adıma evine giden mektuplar kargolar, hiç unutmadan getirdiği sigaralar vs.... saymakla bitmez...Teşekkürler teşekkürler teşekkürler....!



Sadece bunlar değil ama onca yazı arasından cımbızlayıp çıkardıklarım, satır aralarında gölgelere sığınmış kelime birikimleri okudukların...Yazacak anlatacak o kadar şey var..!Hayatım boyunca unutulmayacak 5 ay, güzelliklerden yoksun bir 5 ay....Ben yandım siz yanmayın diyecek bir 5 ay...Kağıtlarda şahitliği olan bir 5 ay... Artık evimdeyim! Tabur yok, neta batarya yok, her yemekte havuç yok, intihar yok, toka-arya yok, selam yok, üniforma yok, tören yok, evrak yok, sürtüş yok, sallama çay yok, yer değiştirme yok, f klavye yok, palet yok, tuzsuz yemek yok, çarşaf gerdirme yok, kep yok, sayı ver yok,gürültü yok, boya yok, arabesk yok, künye yok, rapor yok, denetleme yok, 3ü 1 arada kahve yok, kral tv yok, çarşı izni yok, saç-sakal traşı yok, soğuk yemek yok, ütü yok, nöbet yok, silah yok, kamara yok, gece dersi yok, hemşire kaprisi yok, yat-kalk yok, yanaşık düzen yok.......................................
EY ÖZGÜRLÜK...!
Fotoğraflar hastane arşivinden olup tamamen gerçektir! Çanakkale savaşında hastanenin ilk görüntüleridir..Onlardır saygıyı hakeden,gerçek olan..

Özetle
"Dünya talebiyle kimisi halkın emekte
Kimileri oturup zevk ile dünyayı yemekte
Mutbahlarına aç varan adem değenek yer
Derbanları var göz kapıda ele değenekte.."

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Denge




Denge


Sizin alınız al inandım

Sizin morunuz mor inandım

Tanrınız büyük amenna

Şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum

Kalabalık ha olmuş ha olmamış

Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum

Ama sokaklar şöyleymiş

Ağaçlar böyleymiş

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de

Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı

Yangelmişim diz boyu sulara

Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum

Hiçbirinizle dövüşemem

Benim bir gizli bildiğim var

Sizin alınız al inandım

Morunuz mor inandım

Ben tam kendime göre

Ben tam dünyaya göre

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız


Sadece Turgut Uyar yeterli...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

yaz-ı



.....Her sabah açtığımızda gözlerimizin ta içine bakan bu dünya için kavgadan kaçarak nasıl yaşanır ki?

Hissediyorum tekrar kanım akmaya başladı içimde sanki, koca bir çığ düştü ve altından donmuş hislerim, gözlerim, duygularım, kelimelerimle yaralı çıktım... Güneşin üzerime doğması ile eriyen tüm olumsuzlukları kanaması pahasına, unutmamak kaydı ile bir daha hiç açmayacağım valizin içine ağzımı bozup fırlattım attım ...Gidenleri, yitenleri izmarit değerinde yaşayıp, tabanlarımda ezip tekme savurup yepyeni bir yol bulma gayreti ile tüm örtülerini açıyorum inzivaya çekilmiş bünyemin..tüm gürültüsü ile sallamadan uyuyan "çevre" halkını hafifçe rüzgarı sırtında hissedip kaldırıyorum kepenkleri.. Ateşin idare lambasında fitile ilk değmesi ile oluşan ürkek-sallantılı bir yanma hevesi var içimin en içinde, zira her geçen an her yeri saracak o ateş ileride şahitlik yapacağının farkında bile değil.. Sesli bir toparlanma ve tekil yalnızlık ile kararlı adımları, saklı düşleri, haklı geçmişi, sonsuz öfkesi, sırrını yaymaya, çilingir cümleleri ile uzakta şimdilik! küçücük olan o alev, her yanı sarmakta...


Yaz değil yazı yakıyor, mevsime bok atılmasın...

3 Mayıs 2009 Pazar

May1s


"akın var
güneşe akın
zaptedeceğiz güneşi
güneşin zaptı yakın"
N.H.R
May1s...geçti

Nokta



Kendi sinema sezonuma böyle bir filmle dönecek olmam büyük şans..Kaldığım yerden arşivime kesin ekleyeceğim bir film gibi duruyor...Nedense bazı isimlere hiç bir zaman önyargıyla yaklaşamıyorum, kiii Derviş Zaim bunlardan birisi... "3 maymun" ile N.B Ceylana gitmesi beklenen en iyi yönetmen ödülü, sürpriz bir şekilde ödülün plasesi Derviş Zaime gelmiştir Nokta ile 2008 Attalos Altın Portakalda....

"NOKTA, bir zamanlar işlediği bir suç yüzünden azap çeken ve çektiği azaptan kurtulmaya çalışan bir adamın hikayesi. Ahmet yakın bir arkadaşının ön ayak olması ile tarihi değeri yüksek bir Kuran hırsızlığına bulaşır. Ancak kalkıştığı iş onu hiç istemediği bir noktaya sürükler. Filmin bir suç ve ceza ekseni üzerinde ilerleyen hikaye çizgisi Türkiye’nin geleneksel sanat formlarından birini, Osmanlı hat sanatını, cinayet öyküsünün içine inandırıcı ve etkileyici biçimde dahil ediyor. Osmanlı hat sanatının filmin biçim ve içeriğine olan etkisini gözlemleyebileceğimiz en önemli hususlardan biri ise filmin tek ve kesintisiz bir plandan oluşması."


Müzikleri ise bir başka tartışılmaz isim olan Mazlum Çimen yapmış. Oyuncular, Mehmet Ali Nuroğlu, Serhat Kılıç, Settar Tanrıöğen, Şener Kökkaya..

Filmin fragmanı ve resmi sitesi işte merak edenlere...8 mayısta vizyonda olacakmış, artık eşek değilse birisi 2 kişilik bilet alır değil mi gelene kadar...!

19 Nisan 2009 Pazar

Dai Katrankara




"İnsanların mutluluk,aşk, sevinç diye adlandırdıkları şeylerin hepsinin yanlış faraziyeler üzerine kurulu, yanlış hesapların bir birikimi olduğunu keşfeden herkes, kalbinde korkunç bir boşluk bulacaktır. Bu sersemlikten kurtulmanın yegane yolu ise kendisinin ve başkalarının yaşamları ile kumar oynamaktır.Bunu başarabilecek yeteneğe sahip olan kişiler istedkleri her şeyi yapabilirler....



İnsanlar ulaşılabilen bir yalanı ulaşılamaz gerçeğe yeğ tutarlar...."diyor Alamut Kalesinde.... Hani bu meşhur Hasan Sabbah vardı ya Selçukluların yıkılmasında önemli rolü olan, İsmaili tarikatının lideri...İşte onunla ilgili tarihi bir roman Alamut kalesi ve felaket derecede rehin aldı beni... Yoksa yoksa.....hayır aman Allahım!

11 Nisan 2009 Cumartesi

Hayata yeniden bak

video

Koşası geliyor kolundan tutup akrebin yelkovanın...Hangi fotoğraf karesi içimi sıkıştıran baskın duyguların yerini alabilir..Beyazın en likit hali,karşımda nefesine ihtiyaç duyulan paylaşımcılarım, fotoğraf karelerinin çoğu zaman gülen yüzleri, havada tutulan kadehlerin "cam cama "değil "can cana" vurulunca çıkan sesleri geceyi yırtarken, sessizce arkadan gelen o şarkı...Sonra içiçe geçmiş cümleler, ani susuşlar ve sabahı hatırlatan belirtiler....Gündüz niyetine hayır ola....

Tüketici üzerinde reklamın etkilerini aştı bu olay...

15 Mart 2009 Pazar

Acının duvarı aşılınca




Kendisi çatlamadan Toprağı çatlatamaz tohum

Asmışım sinirini mutsuzluğun

Ayrımsayamıyorum bile öyle mutsuzum

Acısını artık duyamıyorum

Ki kendim öyle bir acı olmuşum

Nasıl görmezse göz kendini

Kendimi arıyor bulamıyorum

A. Nesin

vaziyet


iyiden iyiye yaza çalmaya aday bir martın ortasında, kedilerin mutluluğu! kadar olmasa da inceden ama çok inceden naneli şeker ferahlamasındayım..İçimde yükselen anason özlemini de saymazsak, tahammül çizgisini geçmesine pek müsade etmiyorum isteklerimin. Arayıp soranlar sayesinde bi haber kalmamaya çalışarak özel ve genel gündemi takibe devam ediyorum. Son dönemde özellikle geceleri 4 saat bekleme seanslarında! sardırdığım kitaplar sayesinde biraz daha yaklaşıyorum kopmaya yüz tuttuğum sayfalara.. Bahar rüzgarı ile savrulan eski hislerim,duygularım,kişilerim vs.. yavaşça süzülüp üzerime konmaya başladı, ben yarım kıç kapıya yaklaşırken...sanırım bu mevsimsel geçişi seveceğim!

Şiş iki tane göz için taşıdığım damlaları saymazsak, dede gibi ilaç taşıma gerekliliğimde bitti.. Deliksiz uyumak neymiş, rekorlara gideceğim en bitkisel halimle çıkışta, hani tekmil kainat bir araya gelse kopartamayacak beni yastığımdan şu iş bitsin,uyumak bir koala gibi bitkin ve hür delicesine...üniforma ten gibi yapıştı zira artık çıkarmadan uyumaya başladım! Uykunun en pamuk yerinde ufacık dürtükler, argo-küfür ve sokak edebiyatına yeni eserler kazandırıyor hem de hiç utanmadan...! Aklıma gelmeyen bir çok şey yaşanıyor yaşanmaya devam ediyor ilginç günlerimde. Ömrü hayatımı vakfettiğim hastane ve sağlık kurumlarına ifrit olurken, askerlik için hastaneye söve söve gelişim yetmezmiş gibi bir de "tıp bayramı" dalgası için törene gönderilmek için seçilen iki kişiden birisi olunca "hipokrat mezardan kalkar yapmayın " desemde (içimden) bir boka yaramadı, gittiğimde tıbbiyeli acar gençlerin ve top sakallı akademisyenlerin "ne ayaksınız siz" bakışları arasında kalakaldım. Uzun boylu olmanın daha ilkokuldayken öğretmenimin sınıf perdelerini astırması angaryası ile başlayıp sıra ile bunun gibi daha nice versiyonları ile devam etmesi sanırım biraz da bedevi şansı..Böyle topluluk arasında seçilmek, arka sıralarda oturup, dizilmelerde ön sıraların vazgeçilmezi olmak, arazi olunca hemen farkedilip çağrılmak, koca bir harada zebra muamalesi görmekle eşdeğer..( süper örnek oldu)



Bir yandan da iş güç planlaması aklıma tecavüz ediyor tekil zamanlarda, bazen kışkırtıcı bir afet gibi aklıma giren bir plan bazen 3. sınıf pavyon sürtüğü gibi midemi bulandırmakta..Çekim alanında sanki manyetik bir güç var, bir türlü pusulaya yön veremiyor..Haliyle bu da ağzımı bozuyor..! Kopuk kopuk geçen fikirler bir türlü birleşemiyor. Çıkınca yoğun ve hızlı bir giriş düşüncesi ise gündüz gözüne kabuslara neden oluyor...


Ligin son maçlarına yetişecek olmam ayrıca bir mutlu ediyor, lig ve kupada boncuk gibi dizen Beşiktaşkım ile huzur buluyor, üzerimde formam boynumda atkım elimde zafer şişesi ile stadın etrafında sesim kısılıncaya kadar bağırma isteği çığ gibi büyüyor..Allah zeval vermesin...! Ayrıca kriz, seçim,may1s heyecanla bekliyorum neler olacak diye...Koyu yorumlar ve tespitlere gebe, oldukça hareketli bir zaman dilimi...vaziyet bundan ibaret sakallarıma kavuşmama kaldı 60......

Müstehak




"Müstehaktır...!


Dünyayı bilmeyen, dünyayın maskarası olur


Kötülüğü bilmeyen ise hayatın.."
diye çok güzel bir aforizma okudum Uğur Özakıncı'nın SİYAH'ında sonra bunu "Düşmüş Erkekler Masalı" ana kahramanı Müstehak ile birleştirdim, hatta onun haberi olmadan empati yaptım çok güzel oldu çok güzel oldum...Sanırım deliriyorum!

7 Mart 2009 Cumartesi

se-sa



Sancılı, toz rengi bir sabah..

kan, ter içinde soluk soluğa bir başlangıç,

geçmişin zelzelesi gelmiş baş ucuma ranzayı sallıyor!

Bir sabun köpüğü gibi erirken kıyamet senaryoları sayfa sayfa

okuyucular bir bir koşup uzaklaşıyor...

ne var geceden devam edip, sabahı rahatsız etmesek

esaretin şahidi güneş olmasa...

tüm günahlardan ve hatalardan sığınıp karanlıkta kaybolsak..

bakıp erittiğim duvar dibinden içeri sızsa cemre,

korkak bir halde nereye gizlendiyse üşüyen parmaklarıma ilişse!

sarılırken hali hazırda sıcak darbelere;

geçmiş yalnızca rüyalarda kalsa!

ben görmesem

gördüysem hatırlamasam

hatırladıysam tabirini bilmesem...

ufacık bir kıvılcım yangın olmasa

ateşinde çıplak ayak yürümesem!

sebepler aynı kapıya çıkmasa,

kapı bahane olmasa

araya fikrim sıkışmasa

canım fazla yanmasa...

kocaman bir dalgaya teşekkür edip

yazısız tarihten kurtulsam

Alsa götürse olanı hatta olmayanı

bembeyaz köpüklerine hapsetse

dalga bir kere gidip tekrar hiç gelmese..

yorgun beyin,tükenmiş yürek,tamir edilmesi gereken tonlarca düşünce

boğazlar gibi yalnızlığa sarılıp,

dizlerimin bağı çözülene kadar koşsam,uzaklaşsam

dünya yuvarlak olmasa ,

ben başladığım noktaya hiç geri gelemesem

nokta orada olmasa,

yalnızca bitimlerde kullanılsa..

uzatmaya çalışmadan hayatı,

vakitlice iade olsam

vakit mefhumu olmasa,

ben hiç gelmesem

ben olmasam....

çok geç!

Kalemin ucu kırılsa,

silgiye gerek kalmasa

yazı hiç olmasa...

kağıt hiç yırtılmasa, kanamasa, yanmasa....

1 Mart 2009 Pazar

2+2

Geçen hafta dönüş yaparken güzel bir dükkan bulup daldım içeri biraz kitap edindim..2 tanesini okudum biraz bahsedeyim... İlki ağır rahatsız bir adam olan cem mumcuya ait "muallakta,arafta ve düşlerde" isminde denemelerden oluşuyor..İçinde bulunduğunuz haleti ruhiyeye taciz kıvamında mümkünse sade okunması gereken, katolizörlerden uzak tutulması şiddetle tavsiye edilen,okunup görülesi bir kitap..




diğeri okuldayken maliye politikası hocamın tavsiye edip bir türlü alamadığım , seri halinde olan "bir ekonomik tetikçinin itirafları 1" kendisi de bir ET olan john perkins'in, hayat hikayesini daha doğrusu örümcek ağı bağlantılarını itiraf ettiği gerçekten merak duyan herkesin okuması gereken bir çalışma. Uluslararası kuruluşlar, hükümetler, ordu ve çok uluslu şirketlerin az gelişmiş ülkeler üzerinde ki sistemli kalkındırma(ma) projelerini tamamen gerçek isimleri ve kurumları çarpıtmadan veriyor. Günah çıkarma diliyle yazılmış bu kitabın 2 ve 3. bölümlerini de bir an önce alıp okuyacağım...


Bunların yanı sıra hatta yetmezmiş gibi, ufacık bir diyalog ile başlayıp bana kitap gönderme zahmetinde bulunan sevgili kırmızı günlüğe teşekkür ediyorum...kargoyu alıp kurcaladığımda işte bu dediğim iki kitap yollamış, iyi bir çözüleme yapıp tam da "benlik" iki güzel kitabı benimle paylaşmış...Nevi şahsıma münhasır bu tekil alanımdan bir kez daha teşekkür ediyorum...En kısa zamanda okuyup burada paylaşacağım onları..

21 Şubat 2009 Cumartesi

bekl-emekçisi



En yalın haliyle cama bakıyorlardı,yüzleri tüm bekleyenlerin ifadesi ile aynıydı..durumun farklı yansımaları yüzlerinden okunuyordu, ortak bir kelimeyi iki yanından çekiştirdiler!istenmeyen bir karartı iki kalemin ucunda son buldu ve karaladıkları sayfa ortadan ikiye bölündü..Beklemenin farklı çekimleri,tasvirleri,anlamları... Persona non grata & katrankara ortak yazımı...


Hayat hep bir şeyleri beklemekle geçiyor; zaman beklemezken sizi, siz zamanın beklediğiniz anla buluşmasını bekliyorsunuz.
Küçüktünüz beklediniz.
Büyüdünüz beklediniz.
Bir oyuncakken beklenilen, bir kişi oldu.
Bir günken beklenilen, bir an oldu.
Bir mutlulukken beklenilen, bir tatlı huzur oldu.
Ama hep bekledik, bekledim.
Çoğu zaman beklediğimden habersiz durdum o yolun orta yerinde.
Çoğu zaman beklemekten usanıp bekledim, bir şeyleri.
Çoğu zaman atıp tutarken bekleme hakkında, ayaklarım inatla bastı o bekleme noktasına; ne bir adım geri gittim, ne ileri.
Çoğu zaman beklenilenin gelmeyeceğini bile bile bekledi ayaklarım.
Sol yanım bir baskı uyguladı, oynamadı ayaklarım.
Beklenilen geldi bazen: “Bak, bekledim ama değdi” dediniz.
Bazen gelmedi: “Belki başına bir şey geldi” dediniz, endişelendiniz ama beklediniz, bekledim.
Orada burada şurada bekleyenler, beklenilenler oldu.
Bir haber geldi, bir diğer günü beklediniz.
Bir gelen gitti, dönmesini beklediniz.
Bir istasyon misali: İlk gelenler, gidenlerin dönmesini bekleyenler, dönmeyecek olanları bekleyenler, gelmemiş ama geleceği umulanları bekleyenler…
“x daha gelmedi, sizi bekleme salonuna alayım.”
Beklenilene duyulan özlem kadar durdunuz o salonda.
Oksijeninizin yettiği kadar.
Umudunuzun olduğu kadar; her ne kadar yalanlasanız da çoğu zaman umudunuzun varlığını, beklediniz.
Bekledim.
Beklenilen benden habersizken belki, belki benden hoşnut değilken, belki de onu pek çok kişi bekliyorken, bekledim.
Hala o istasyonda ya da o salonlarda bir yerlerdeyim.
Beklenenin gelmediği kadar bekliyorum.
Oksijenim tükeniyor gün be gün, beklemek tükenmiyor.

************************************************************************************************
Herşey tek söz ile başladı ! o kün dedi oldu..Bize de geriye beklemek düştü!Sanırım bu oluş ile ortaya çıktı olumsuzluğun bir diğer adı beklemek.” Beklemek için yaşamak, yaşamak için beklemek..” gibi labirent bir cümle , delirecek kadar sınırları zorlayan bekleme referanslarından sonra ortaya çıktı. Akik renginde bir sabır, karanlıkta kalan bir hiç gelmeyen, alacalı bir kabul ediş yapıştı tuale..

Haybeden bir kelime ve yine mecbur bir süreç beklemek! Cicileri giydirmeye gerek yok; kandıramayacak kadar can yakan, acıtan, ağlatan, susturan, bezdiren hatta bazen öldüren vazgeçilmez bir olgunun tek yön istikameti…Hayatın özünde açıkça ortaya konsada anlayası gelmez hiçbir ademin, Havvalar ise tahammülden iyice uzak..Beklemek için vardır bünye, silkelenmez ki anlasınlar…Bir kişiyi, bir olayı, bir haberi, bölük pörçük onca zamanı hem de çoğunda sermayesiz! Farkında bile değildir çoğu, doğmanın, ölümü beklemenin ilk günü olduğunun…

Beklemek çok çetrefilli bir olay, sancılı bir doğum gibi yaşanır ve tüm ihtimaller istemeden de olsa göz önüne alınır. Uzun sürenleri için vazgeçilemez ve inkar edilemez olarak bilimum kalabalık mekanlarda karşımıza “bekleme odası- bekleme salonu “ gibi karşımıza çıkar..
Farklı tepkilere hazırlıklıdır beklemek, doğumla üzerimize emanet fıtrata göre hareket etmez! Sevimsiz ve acımasız duyguları kişi ayırt etmeksizin havaya bırakır. Sen istediğin kadar acar küfürlerini sırala, hepsi saman alevi gibi erir gider karşısında… Beklemek karabasanı olmuştur hayatın, uyuyup uyumadığında umurunda değildir! Sanki uyanınca bu karabasan kaybolacak, beklediğin şey ya da kişi gelecek hissi, yalnızca tükettiğin alkolün optimist psikozu olabilir. Ne zaman ki sendeleyerek tuvalete yürürsün, afyonun patlamadan; işte o an değişen bir şey olmadığını görürsün! Beklenene daha çok vardır. Böyle kandırılmış bir vaziyette iki durum çıkar karşına, ilkinde koşar adım yatağa gömülüp kaldığın yerden uykuna dönüp, beklediğini unutmak istersin, ya da yatak altında bir kılıç olur, gerçeklik sabah gibi doğar gözünün bebeğine, gözlerin duvardaki gölgelere takılır, beklediğin şey her neyse yetmez gibi, bir halka daha eklersin galip tarafa, başlarsın bu sefer sabahı beklemeye…

Doğum ile ölüm arasında geniş bir alanı, bir hayatı kaplayan bu kavram şekilden şekile girer, gardırobunda çeşitli kıyafetler ile tanınmayacak şekilde karşımıza çıkar.Konusu, zamanı, kişisi vs.. o kadar geniştir ki, hiç gelmeyeceği hiç olmayacağı da yazarsak hesap iyice kabarır ve ödemeye güç yetmez…Bu bekleme ete kemiğe bürünüp, öznel olunca kavuşma ile ki bu kavuşma çoğu zaman hiç gelmeyeceği beklediğimiz için gölgeye sarılmakla sonuçlanır. Diğeri ise daha soyut bir vaziyette uçup giden zamanın, takvimlere düşen çentikleridir. Olası bir nihayeti zaman başlatır zaman bitirir. Bize düşen izmaritleri ayakkabının topuğu ile sımsıkı öldürüp, iç geçirip mütemadiyen sağa sola saçma sapan volta atmaktır. Çoğu zaman beklemek ve istemek girift olmuş, nihayet asansöründe istemek ilk tuş olarak tüm kışkırtıcılığı ile parlamakta, istek ile ateşlenen ilk fitil hiç olmadık şekilde bekleme azabını doğurmakta….

Beklemenin mezesi, cümlenin içinde devamlı beraber kullanıldığı bir de sabır vardır. Hep akiğe benzer.Basit ve gösterişsiz dursa da içi sırlarla kaplı….Bunlar çekemezler birbirlerini, sabır yapı itibariyle uysaldır. Efendice siner bir köşeye, işkencelere teslim olmaz, kışkırtmalara gelmez, ne o bölgeye ne o ağaca ne de o elmaya dokunmamıştır… Beklemek ortaya çıkış itibariyle genç bir rakip olsa da, sabır tecrübeli bir aydede gibi kaplar geceyi..

Beklemenin araçları vardır. Tamamen onun için icat edilmiş, kılıktan kılığa sokulmuş, cümle alemin aynı amaç için farklı şekillerde isimlendirdiği sırt çantası..Yay gibi her yeri saran saatler ve her an ok gibi yerinden fırlayıp kesecek gibi duran akrebi yelkovanı vardır. Gün, dibine su döktükçe büyür ay olur, yıl olur, sonra her gün bir sayfası koparılacak üzeri şifalı şifasız şeylerle dolu yapraklar verir, takviminiz şaşmadıysa eğer..İşte burada tekrar kırmızı ışığa yakalanır bekleyen!Yol ayrımı varıdır ince hesaplara gebe..Yolun birinin sonunda soru işareti diğerinde ise nokta bekler.Beklenen, özlenen, istenen zamanı belli, zarfı kapalı,bir kavuşma bayramında mı gelecek, noktanın elini öpmeye..yoksa diğer yola sapıp tarihi belli olmayan, kaderine terk edilmiş, üzerindeki yazıları silinmiş, bir takvim sayfasının arasına sıkışmış da, soru işareti çengel vazifesi mi yapıyor?

Kimse inkar edip geçiştiremeyeceği için ve öyle doğrudan tüketemeyeceği için illa buna hafifleticiler bulunsundu, ki öyle de yapılmış..Bekleme yalanları vardır ya da iyi niyet süslemeleri diyelim. En çok duyulan, yayvan ağızların söylemi “beklemekten ve bekletilmekten hiç hoşlanmam” Kırıtarak söylerken buna inanır haspam!sanki bilmez varoluş amacını, Beklemenin zırhını delemeyip, inşaatını yıkamadıkları için olmayan güzelliklerini sayar yalancı tezgahtarlar.Sabretmeyi öğreniyorsun, olgunlaşıyorsun, tecrübe hep bunlar…Sanki her işte herkesin tecrübesi olmak zorunda gibi, inkar güdüleri bunlar…..
Kabul ediş ve alışma ise en ajite kısmıdır.İşte fıtrat burada müdahaleye başlar.Bi bok yapamayacağını idrak ettiği anda gözlerini tek bir sabit noktaya dikip durduğun yere gömülürsün. İlk yaştopun kayarken yanaklarından, derin ve sessiz bir şekilde tekil yalnızlığa bürünüp, kendi sessizliğinde kaybolursun. Kanına karışan o şey her neyse, hafifçe esir alır seni.Derince yutkunup zaman tüketim aletlerine küsersin.Duvardaki saatin çıkardığı sesler küfür gibi gelir. Daha önce yırtıp attığın takvim yapraklarını bu sefer yırtıp atmak istersin.Sanki beklediğin şeye hemen ulaştıracak gibi…Kültablasında küllerden bir dağ oluşur, son izmariti de diğerlerinin yanına gösterişsiz bir törenle gömersin.Bulduğun en yakın kalem ile muharebeye girer kağıdı öldürüp her yanına mürekkep sıçratırsın.Senden önceki savaşçılar ile karşılaşırsın.Onca şarkı, şiir yazı olay kağıtlara gömülmüştür. Bunlar ancak o durakta aklına gelir.Nerede duracağı hatta durup durmayacağı belli olmayan bekleme otobüsünde çalan şarkılara kapılıp, onca bekleme arşivini okursun.Dikkatini çeken ise bekleme olgusunu herkesin kabul edip, çok fazla soru işaretine boğmadan süreci ya da sonucu ele almasıdır.Değil mi ya ne kadar da çok şey söylemmiş beklemek ile ilgili……

Sonsuzluğa yayılır gideni ve hiç gelmeyeni beklemek, bu işin en kallavi halidir.Fark edilmek için, beklediğini göstermek için, tüm ışıkları yaksanda, çok sesliliğin tuşuna basıp, tekmil kainata haber versende, yine de elden bir şey gelmez..Belki her gün görürsün, duyarsın sesini, düşünde geniş bir temizlik yaparsın o gelecek diye,her yere onun afili bir fotoğrafını asarsın, 4 odalı kalbinin tüm kiracılarını çıkarır, gözüne sokacak bir “sahibinden satılık “ tabelası asarsın,Gözlerin kaçsa da gözlerinden, bir önce ki çarpışma bekleme sürecine hala etki etmektedir.

-Ulan bu hiç gelmeyecek, denilen uğramaz mı bile?
Geçerken de mi?...
Hiç mi…
Ama…..

O kadar hazırlık yaptık, haberi yok!Küçük bir çocuk olup, elin cebinde abansam zile, “müsaitseniz bu akşam ve takip eden akşamlar oturmaya gelin, hatta gündüzleri de gelin, hiçbir işim yok!” diye sorulsa alışılmadık bir kimlikte…Hiç beklemiyordum tabağı bizde kalmış, bende içine ben hep bekliyordum koyup iade etsem….


15 Şubat 2009 Pazar

Aşkın rengi siyahtır



"Aşkın Rengi Siyahtır" Mehmet Kuyumcu'un denemelerinden oluşan, yeni çıkmasına rağmen 3. baskısını yapmış, yeni edindiğim güzel bir kitap. Suyu çıkacak kadar sıkılırken, tesadüfen popüler bir gazetenin haftasonu ekinde gördüğüm bu kitabın ismi ve yazarın 78'lilerden olması özellikle dikkatimi çekti...


Siyaha anlam veren, onu farkedip baş tacı yapan, aşkın da ilk önce "tek! ve canlı!" renklerden olup sonradan hayatın özü ve gerçeği olan siyaha dönüşüne inanan, siyahın yalnızca matem , korku gibi olumsuzlukların ön adı değil bütünü kapsayan bir realite olduğunu, içinde güzellikleri de barındırdığını anlatan, derinliklerde kaybolmuş, tüller arasından çevresini izleyen, nevi şahsıma münhasır yazıldığını düşündüğüm bir kitap..



Diyor ki;

Sevemediğimiz, sevmeyi beceremediğimiz, sevip de erken yorulduğumuz için, daima alacaklı duruyordur aşk ve ihtilalci duygular.Gidemediğimiz, gitmeleri beceremediğimiz için, derin hatıralarımıza, buğulu camlara,kapı eşiklerine, öpüşürken çektirdiğimiz fotoğraflarımıza güceniktir ayrılıklar."Ayrılıkların da bir sonu olmalı"sesi gelir derinliklerden... Aşk çağırmaz mı, ayrıldıkları halde duygularını "filizkıran fırtınalan"nakarşı koyanları? Aşkı,ayrılıklardan uzak yaşamak mümkün değildir; budur belki de aşkı anlamlı kılan duyguların kaosu ve tuhaf kamaşma.Ruhumuzu ve içimizi burgaçlayan, karın boşluklarımızda tarifsiz hançerler dolaştıran ağrıları nasıl hafifletebiliriz? Nasıl söz geçirebiliriz, içimizde durmadan dağılan ve bozulan harflere işaretlere? Belki de hepsini yakmalı! Kokusunu yitirmiş iğdeağaçlarıyla... Yanmalı..

amiral battı




özel günlere özel anılar anlar...reklam filmi gibi bkz.!

Şimdi kısaca haykırıp hemen keseceğim...

kafam bir milyon, Önümde duran dünyanın en gereksiz onlarca kağıdını ayrıştırıp, hasta kayıtlarını girerken, gözlerim kapanıp, odamı-hazırlayacağım koyu kahveyi ve eşliğinde yakacağım sigaranın hayaline dalarken, haydi bakalım mutlu yıllar sesiyle irkildim! Kafamı kaldırıp tepsi üzerinde duran yaş pastayı görünce, bu özel gün dalgasından ifrit olan şahıs bile sevindirik oldu..Güzel 2 insanla paylaşıp kucaklaştıktan sonra, baskının üzerimde ki etkisini, değişimi bariz hissettim. "Vay beeee" 'yi kesip bir yere koyduktan sonra mesai bitimine yakın, dışarıya çıkıp yaktığım sigara ile kendimden geçişim ile yorgunluğu soyundum oracıkta. Fakat, ne zaman ki yemek faslı esnasında hastanenin çatısından atlayan bir vatandaşın haberini aldım ve ilk nöbetin kendimde olduğunu öğrendim, o an dedim işte herşey normale döndü...Zira bozulmasa güzellik şaşarım, şaşardım,şaşacağım...! Yaklaşık 4 saat boyunca heyecan fırtınası, "onu ara, bu adam nerede, yok kameradan gözlerini ayırma sakın kendine bişey yapmasın, lan daha ne yapsın adam kendine..? oysa hali hazırda orada cebimdeydi o günün, gecenin üzerimde çağrıştırdığı hisleri dökeceğim kağıt, dışarıdan getirttiğim penguen dergisi ve jelibonum...hiç birine değmeden ellerim, yatağıma döndüğümde aşağı atlayan ben olmadığım için şükredip uykuya daldım....


Sevgililer günü ile ilgili de bişeyler yazmayı planlıyordum fakat hali hazırda bu vaziyette, duygularımı üstünü kamufle ettim, sakladım, bu konu hakkında hiç konuşmayıp makara yapmayı tercih ettik buradaki hoşbeşlerimde, zira konu açılınca insanın saklısı acıyor, derin bir hassiktir de çare olmuyor..Dün Tek duygu yüklü an, öğlen akşama yerini terkederken ince ince atan karı izleyip, camın buğusuna dalıp gitmeler eşliğinde arkadan gelen o şarkı...Dışarıya sırf o anı yaşamak için üşümek pahasına çıkıp, kırım iti gibi titrerken ateşlenen yalnızca bir sigara değil, havaya uçan sadece duman değil sanki içimin yanıp havaya süzülmesiydi...

7 Şubat 2009 Cumartesi

+1 daha



kaldı 99
Uzun zaman sonra edebi kaygıları bir kenara bırakıp durum değerlendirmesi yapma vaktidir...mevsimsel bir yumuşama sözkonusu, hastalığı atlattım gibi! Dedeler gibi ilaçlarla gezmekten bıkmıştım zaten..iletişim problemi zamanla çözülüyor,(kimse ulaşmak istemese de!!! ) ben ulaşılacak kanalları isteyenlere veriyorum. Zamanın nasıl geçtiğini, mevsimin nasıl değiştiğini anlayamıyorum ve bundan nefret ediyorum zira burnu tıkalı yemek yeme olayında yalnızca doymak için yediğinden tat almamak gibi, bi bok anlamadan yaşamak hiç benim huyum değil. Fakat mümkün olduğunca deniyorum. Gündemden uzak kalmamaya uğraş verirken içeri sıklıkla dergi gazete gibi neşriyat girdiyoruz. Beşiktaşım toparlanma evresinde, seçim tellalları bas bas bağırıyor, ekonomik kriz dalgası bıraktığım gibi duruyor. Yatırımlık mevzular gündemde, insanlar silkelenme arefesinde gibime geliyor..




Ayrıca baktım buralar iyiden ıssız kalmış, okuyucular-paylaşımcılar inceden araziye uymuş...! Sürekli fırsat olmadığı için bu kesik kesik hoşbeşe diyecek bir lafım yok fakat durum maalesef bundan ibaret..vakit yetirebildiğimce birşeyler karalıyorum, sanırım içinde bulunduğum bu halet-i ruhiye yeterince doldurmuş burayı, belki de vitrine bakıp transit geçme bundandır kim bilir....Neyse..




Tam günü gününe giremeyeceğim içim kutlamamı şimdiden yapayım, tam 1 sene olacak 11 şubat günü, blogumu doğumgünümde kendime hediye edeli..! Burası ve ben 1 sene daha yaşlandık. Burada bu zulayı paylaşanlara, okuyuculara, yorumları ile katkıda bulununlara şimdiden teşekkürler.. İlk başladığı gibi sürsün kutlama;




Aynaya karşı üflediğim koskoca bir geçmiş, iyi ki doğmuşum öyle duydum.....

Karşı'lık



"....Onlar istiyorlar ki
kara toprağın kalbi durana kadar
biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım
kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..
Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.
Ve dumanlanmağa başlayınca
gözümüzün bakışı
yavaşlayınca
damarlarımızda kanın akışı
karaya vurmuş balıklar gibi
köprü altlarında yatalım..
KARDEŞLER!
Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
yedi tas su dökün ellerinize.
Yırtarak bayramlık gömleğimi ben
peşkir yaparım size... "


maalesef dokundum, zamana,onlara ve sisteme!