1 Nisan 2012 Pazar

Zehir





Vedanın hüznü oramıza buramıza çökmeden zuladan biraz çekirdek çıkartırsın ya eğlencelik, işte o hesap bir gecenin spontane cümlelerine dikiz. İyice girift olsun ki sadece okuyabilen anlasın ya da anlayabilen okusun sustuğumu da bağırdımı da lekesiz görsün tüm gözlüklerin buğulu camları!
Küçük bir ısırık gibi içimdeki acı, aklına düştükçe can yakan cinsten... Belli belirsiz morluklar, dudakların istem dışı çatlaması ve acısını yumruklardan çıkarma çabası! Dökülen saçlarım kadar dökülemedi yaştoplarım! Sanki uzun zamandır faturasını yatırmamışım gibi ihbarnamesiz oldu bu kesinti, şişen göz altı torbalarını patlatacak en sivri cisim belirsiz fikirlerin keskinliği sadece... Ayraç niyetiyle sayfa aralarını sulardım yaştoplarıyla ve her açtığımda o sayfayı içine süzülen zehiri hatırlamak için sakallarımın arasından akmasına izin verirdim oysa... Yaştoplarını kolye yapıp hediye paketlerine sarıp sarmaladığım da çok oldu; fakat şimdi modası geçmiş ziynetler gibi hepsi eskici tezgahlarında! Alırken pahalı, satarken ucuz! İşçiliğin burada bile kıymeti yok...

Nemden küflenmiş bir duvara hangi rengin yakışacağını tartışan benden çok bir ben, gereksiz onca beden ve hiç olmaması gereken ile uzaktan ahkam kesiyoruz, yetmiyor herkes bildiği rengi savunuyor! İyi niyetli endişelere mehil vermeden herkes hazır kıta vuruyor elindeki fırçayı... Kiminin alı, kiminin moru, bazısının mavisi, ötekinin sarısı hoş geliyor göze... Onca renk cümbüşünün ne duvara var bir faydası ne de ağlaya ağlaya akan fırçaya... Özünde tüm renkler üst üste biniyor ve sonunda sonsuza erişiyor! Siyahın temsil ettiği zarif bir keskinlik önce duvarı sonra da tüm dünyayı kaplıyor! Küfler ise siyahın üzerinde açan yeşillikler olarak kalıyor, gerçek kararıyor ama değişmiyor!

Işığı görüp gelen onca düşünce kadeh kadehe çarpışırken beynin savaş açtığı cephelerde, belli belirsiz bir anason ve izmarit kokusu barut ve kan kokusunu bastırıyor.. Değil mi ya? Aracın silah olmadığı bir cephe bu.. Çarpışanın, tedavi edenin, yaralananın ve hatta ölenin de aynı olduğu, meşru tarihte yer etmeyecek bir savaş... Kimi zaman kadehin soğukluğunda, kimi zaman izmaritin sıcağında sürecek olan bin yıl savaşları... Piyade düşler, bahriye buzlar ve sürekli su taşıyan sakalar ve yaraları iyileştiren sıhhiyeler....

Sonrasında bölük pörçük uyku ve sayıklama seansları kaplıyor geceyi! Yatanın bir cesetten tek farkı nefes alması.. Perdeye vuran tabiri mümkün olmayan rüyaların, kapalı gişe oynadığı dandik bir sinema salonu ya da öfkenin ve kaygının beyaz perdeye yansıması ile yüksek sesli bir orta oyunu gibi! Yaşanılanlar aslında her şeyin gerçeği hayatın ise koca bir yalanı!

“En büyük orospular çileden ve uykusuz gecelerden nasibini almamış kelimelerdir.”

2 yorum:

K.C.S. dedi ki...

Yazıdan sonra fotoğrafa takılıp kaldım.

Bu Nasıl Suni Sarışın? dedi ki...

Ben anlamıyorum seni.. Dün yazmışsın yani İstanbuldayken, peki neden böyle bir yazı? yani neden yaşadığın güzel anları yazmak yerine neden bu kadar karamsar bi yazi?