7 Ocak 2012 Cumartesi

26



sigarasız geçmezdi tabi...
küçücük cam bölmenin içinden seslendi büfeciye, hocam sen 2 paket ver, kalmayalım öyle dımdızlak dün gece zor geçti sen de kapatmışsın.. ha bir de unutmadan 1 kutu kibrit.

"Televizyona baksana dedi" büfeci, gözleriyle renkleri birbirine geçmiş, bir parmak tozlu, göt kadar ekranı başıyla işaret ederek

Bu kadar katran, sizi çok hasta edebilir diyordu reklam arası çıkan saçmalık; yalnız bu ona hiç bir şey ifade etmeyen gereksiz bir prodüksiyondu!

Kısık sesle söyleniyordu,

"büfeci af buyur dedi" yüzünde dünyanın en anlamamış ifadesiyle

daha bir kararlı vurguladı, içinden söylediğini:
Ya bu kadar "katrankara" dedi?
büfecinin deli misin diye seslenen gözlerinin içine bakarak

Anlamayan; fakat önemsiz bir ifade ile "doğrudur abi" demekle yetindi, kır saçlı büfeci...

Daha para üstünü almadan, ateşledi hemen hediye paketine sarılmamış ilk sigarasını..
Yeni gelen geceyi karşıladı kendince..

Zemherinin elleri kıpkırmızı yaptığı soğukta, çıkan duman soğuğa karışıyordu.. Ne kadar da seviyordu böyle ağız dolusu duman ile konuşmayı... Oysa ortada ne kırmızı bir gece, ne de konuşacak birisi vardı... Olsun dedi, merdivenlere oturduğunda...!

Arkasından geçen ambulansın sireninin sesi çıkmasa da, simsiyah geceyi yaran kırmızı-mavi renkleri ile irkildi... Kırmızı-Mavi, Mavi-Kırmızı.... Hani mavi hani kırmızı?
Böyle ifrit düşüncelerle ambulans kapısının açılmasını izledi ve içinden koşuşturarak inen insanları... İfrit etse de, aklına çift renkli bir düş getirse de, simsiyah gecenin terkisinde alışmalıydı hem soğuğa, hem yalnızlığa, hem de olanlara...

Kabul ederek teslim oldu tüm gördüklerine ve bu teslimiyet çok da farklı bir kelime değildi son dönem yaşadıklarını düşününce... Sadece izleyerek, anlamsızca gözleyerek geçiriyordu vaktini, gözü kapalı olmadığı zamanlarda aklına park edilenleri...

izmariti, saygılı bir topukla ezdikten sonra yine aynı kararlılıkla çıktı az önce götünü soğutan merdivenleri! Bekleme kokuyordu tüm gece, tüm bina, tüm saatler, tüm şehir hatta bu bekleme belki de tüm kıyafetlerine sinecekti...

Kapıdan içeri girdiğinde, sağı-solu-önü-arkası, gözleri hep uzak köşelere ya da duvar diplerine dalan, kaderine ya da inandığı o şey ne ise ona razı olan insanlarla doluydu... Bir an düşündü, hepsinin yüzüne, gözlerinin içine bakmayı denedi en meraklı ifadelerle.. Olabilir miydi acaba bir günlüğüne de olsa başka birisi? Baktı gözlerinin içine dünyaya yeni gelen bir bebeğin şaşkınlığıyla, evet o bir hikaye arıyordu gördüğü her yüzün derinliğinde! Seviyordu belki de gaipten hikayeleri kim bilir? O kalabalık onca hikaye doğuracaktı belki beklemenin ve yalnızlığın üzerini örten battaniye gibi...

zaten ne kadar sürdürebilirdi ki az önce ayracını, kılıç yarası gibi ayırdığı kitabı okumaya? En nihayetinde o da tükenip gitmeyecek miydi bu gecenin zulasında? sonu ucu belli olmayan bir bekleme seansına hangi oyalanma dayanabilirdi? Alışmıştı son dönem beklemeye, o yüzden referansı sağlamdı! tüm geceleri, saniyeleri hesaplarken bir muvakkit gibi kararsızdı...! Belki de çıkarımlarda bulunurdu o boş beleş süreçte, sanki başka bir işi mi vardı? Yokladı iç cebini, yeterince kağıt kalemi vardı çok şükür! tekmil kainatın beklemesinin her türlü çıkarımına yetecek kadar kağıt parçası!

Bunca girift düşünce içerisinde bir çocuk ağlaması ile irkildi! Sesin geldiği yöne doğru yöneldi! çocuk babasının kollarında yaştoplarını pata küte dökerken yere, istem dışı büzüyordu dudaklarını.. Nesi var gibi diye bakan ilk beyaz önlüklüye "düştü" dedi heyecanlı ve korkulu bir ifadeyle seslendi annesi! DÜŞTÜ!

Tekrar çevirdi başını çocuğun sesini duymadan, gözlerini diktiği köşeye... Çocuğun acısını tahayyül etmeye çalışıyordu! Oysa biliyordu hiç bir acı tasavvur ve tahayyül edilemezdi. "Bir insana sığmıyan acı bir başkasına nasıl sığsın ki" bunları düşünürken yine de daha bir üzüldü çocuğa, bende bilirim o acıyı, o kadar yüksek mesafeden düştüm, kan ter içinde kaç gece "ben silemedim yaştoplarımı" el kadar sabi nasıl ağlamasın dedi usulca... ama "düşe" kalka öğrenecek diyerek ekledi feylesof bir ifadeyle! aslında kaçmıştı keyfi, pilavın içinden çıkan taş gibi, haybeden gözlerden akan yaş gibi!

Dolup boşalan kapı önlerine hep bir hikaye arıyordu, gözlerini görebildiği tüm yüzlere dikiyordu ürkek ürkek! Düşündü yine, belki de kendi hikayesini arıyordu o bilinmedik yüzlerde! İtiraf edememek zordu, yine zordu! Peki o genç kızın nesi vardı, o adamın kıra çalan sakalları kim bilir hangi selin tozu? Ya o beyaz önlüklü keşke babasının dediği gibi nöbetli işe girmeseydim diye mi düşünüyordu? sahi iş geldi aklına, izin almış işe de gitmiyordu!

Bunca aylak düşünce içerisindeyken, yine de ilerliyordu zaman! Artık çökmüştü gözlerinin altı, uykusuzluk iyice çıkmıştı zıvanadan, ayrıca topuklarda ezilen izmaritler boy sırasını gözetmeksizin yan yana diziliyordu! Güneşin doğması ile girdiği bina silsilesinde, girip çıkmadığı kapı, göt eskitmediği bank-sandalye kalmamıştı, irili ufaklı tüm yazıları, altı senelik tıp lisansını bir gecede almayı hiç bir uzvuna takmayan bir kayıtsızlıkla okumuştu..

Artık yorulmuştu hava aydınlanırken! Onulmaz yaraları sancıyordu, çöktüğü duvar dibinde kesilmişti nefesi...

Koşa koşa geldi ortadaki tüm beyaz önlüklüler! Hemen müşahede odasına aldılar! Bayılırken hayal meyal hatırlıyordu beyaz önlüklülerin kendi aralarındaki konuşmalarını:

düş kırığı olan hastaya ivedilikle müdahale için
acile gel,
acele gel
hasta yaş topu kaybediyor,
hastayı kaybediyoruz!


4 yorum:

rakamzen dedi ki...

senin tabirinle "pansuman seti"ni topla, acele gel, hastaya müdahale edeceğiz... belki geç kalmış bile olabiliriz...

koyusiyah dedi ki...

"karşına tam bir ben olarak çıkacağım, madden ve manen" demem sana, sonra değil karşına çıkmak, sesin bile çıkmaz oluyor.

Pansuman seti hazır, "zehn kleine jagermeister" türküsü ile, yüklen!

düş ağrısı dedi ki...

2 gündür burayı okuyorum çok güzel bir blog olmuş tebrik ederim..

koyusiyah dedi ki...

-düş ağrısı
teşekkür ederim yorumun için, ben de bir şeyler yazacaktım ama sürekli hata veriyor..